Senaryosu Charlie Kaufman tarafından yazılan, Spike Jones tarafından çekilen film 1999 yılında gösterime girdiğinde üç dalda Akademi ödülüne aday gösterilir. John Malkovich Olmak’ı sürrealist bir film olarak nitelemek mümkündür. Diğer yandan, onun avangart bir eser olduğunu iddia etmek bir hayli zordur.
Being John Malkovich ben olmanın anlamı üzerine düşünmeye davet ettiği ölçüde felsefi bir yapıt olarak düşünülebilir. Ne var ki burada, Ingmar Bergman’ın varoluşçu sinemasında, sözgelimi Persona’da yaptığı derinlikli sorgulamanın bir benzeriyle karşılaşılacağı beklentisi boşa düşecektir. “Felsefi film” gibi bir nitelemeyi genellikle varoluşçu sinema için kullanmayı uygun kılan bir anlayış çerçevesinde, bu filmin felsefi oluşu hakkında bir miktar düşünmek kaçınılmaz görünür.
Bir Başkası Olmak
“Bir prototip olmak” teması üzerinde duran Günden Kalanlar (1993) ve “hiç kimse olmak” meselesine odaklanan Merhaba Dünya’ya (1979), Ünal Lap’ın da değindiği üzere, “başkası olmak” gibi bir alt başlıkla John Malkovich Olmak’ı da eklemek mümkündür. Bahsi geçen filmleri bir seri meydana getirecek şekilde biraraya getirebiliyor oluşumuz, her üç eserin de “Ben olmak ne anlama gelir?” gibi felsefi bir soruyu yanıtlamaya çalışıyor oluşundandır.
Craig Schwartz, sanatına aşık ama ne yazık ki takdir görmeyen, dolayısıyla da parasız bir kuklacıdır. Karısı Lotte’a bir zamanlar aşık olsa da, evlilikleri pek yolunda gitmemektedir. Mertin Flemmer binasının yedi ve sekizinci katları arasında bir arşivcilik işi bulan Craig aynı yerde çalışan Maxine’e aşık olur.
Girdiği arşiv odasında duran dolaplardan birinin arkasında bir geçit keşfeden Craig, bu geçide girdiğinde ünlü oyuncu John Malkovich’in beynine de girebileceğini keşfeder. İlk fırsatta bu deneyimi karısıyla paylaşan kuklacı, Malkovich’in bedeni yardımıyla Maxine’i elde etmek üzere karısıyla amansız bir yarışa girer.

Maxine’le ilişki yaşamaya başlayan Malkovich’in içine girerek içinde saklı kalmış erkeği keşfeden Lotte, ünlü oyuncunun varlığına katıldığı her durumda Maxine’e farklı zevkler yaşatır. Diğer yandan Craig de karısını farklı yollarla saf dışı edip Malkovich’in taşıyıcı bedeninde konuşlanarak Maxine’le cinsel birliktelik yaşama fırsatı bulacaktır. Ama bunun da ötesinde, bir kuklacı olduğu için taşıyıcı bedeni bütünüyle yönetimi altına almayı başaracak, bu sayede de başkası olmanın birinin gözünden dünyayı seyretmekle kalmayabileceğini kendine, karısına ve Lotte’a ispatlayacaktır.
Filmin derdini, Esra Mesut’un yaptığı gibi, hayal kırıklığı yaşayan bir sanatçının bir başka ünlünün yerinde olma fantezisi ve bu fanteziyi gerçekleştirmek üzere göze aldıkları üzerinden değerlendirmek; dolayısıyla da yapıtın alamet-i farikasını varoluşun derinliklerini kazan ahlaki bir dehliz içinde tespit etmeye çalışmak boşunadır. Craig-Malkovich bileşkesinde dünyayı başkasının gözünden pasif bir şekilde seyretmek; Lotte-Malkovich’in ilk buluşmasında taşıyıcının bedenini hissetmek, duşun altında onunla birlikte ıslanmak; Lotte-Malkovich’in ikinci bileşkesinde onun bedeni üzerinden bir başka kadınla sevişmek; ilerleyen süreçte Craig Malkovich bileşkesinin tamamen Craig’in kontrolü altına girmesi gibi sürekli olarak birbirinden farklılaşan ve hiyerarşi meydana getiren bir dizi olay, başkası olmanın film içinde ne anlama gelebileceğini ortaya koyan epizodlara karşılık gelir. Bu epizodların birbirine eklenmesi sayesinde ortaya çıkan anlatısal kapanımın dışına çıkmamak ve filmin temel derdini felsefi derinliklere dalarak anlamaya çalışmaktan kaçınmak, en azından bu noktada, oldukça önemli görünür.
Bir Yere Kadar Yapısalcı Bir Film
MaryAnn Johnson, sorunları olsa da Lotte’la tencere kapak ilişkisi içinde görünen Craig’in nasıl olup da birdenbire Maxine’e aşık olduğunu sorar. Film, gerçekten de, Craig’i Lotte’dan uzaklaştırıp Maxine’e yaklaştıran nedenler hakkında ipucu vermekten uzaktır. Johnson, yanıt olarak Craig’in Maxine’de insanları kontrol eden, kendisinden çok daha mahir bir kuklacı görmüş olabileceği ihtimalini gündeme getirir.
Bu yanıt, insanın nasıl bir varlık olduğu hakkında düşünmeyi gerektiren felsefi, olmadı, psikolojik bir yanıttır. Ama film, bu aşamada, yönetmekten yorulup da bir başkasının egemenliğine girme fantezisi kurabilecek insanın psikolojik ya da ontolojik derinliklerine inmeye davetiye çıkaracak türden bir görünüme sahip olmaktan uzaktır. Craig’in Maxine’e aşık olması, anlatıya devamlılık kazandırmak için eklenmiş, doldurulmayı bekleyen boş bir katman kıvamındadır. Çehov’un tercih edeceği gibi söylersek, kuklacının Maxine aşkı, anlatı içinde daha sonra patlayacak tüfeğin duvarda asılı olduğunu göstermeye benzer bir işleve sahip olmaktan öteye geçmez.
Craig’in Malkovich taşıyıcısı içine ilk girişi de benzer bir işlev konumundadır. Kuklacı oyuncunun bedenine girdiğinde Malkovich ya da Craig’in kendileri olarak kalıp kalmadıklarını; kalmadılarsa, ortaya çıkan yeni varlığın ikisinden de farklı bir bileşke olup olmadığını sormak, filmin bizden yürümemizi talep ettiği yolun bütünüyle dışına çıkmak anlamına gelir.

Craig’in ve Lotte’un Malkovich bedeninin kullanıcıları haline gelmesi “Madem böyle bir şey mümkün, bundan sonra ne olacak?” türünde bir merakı tetiklemek ve anlatıya iç dinamiğini kazandırmak için çekilmiş sekanslardır. James Berardinelli’nin yaptığı gibi kişinin gerçek kimliğinin bir maske ya da kostüm altında saklı kalıp kalmadığını gündeme getirmek bu noktada uygun olmayacaktır. Zira birinin içine girmenin ve buna rağmen kendisi olarak kalmanın nasıl mümkün olduğunu sorgulamak, bütünüyle fantastik bir hikaye anlatmakta olan bu filmin seyircisinden o ana kadar talep ettiği şey değildir.
Filmin Felsefi Olabildiği En Önemli An: Malkovich-Malkovich Eşleşmesi
Malkovich, Craig’in varoluşsal istilasına uğradığını fark ettiği anda kılık değiştirerek Martin Flemmer binasına gider ve kendi kafasının içine açılan dehlize bir kez de kendisi girer. Sonuç oldukça şaşırtıcıdır.

Ünlü oyuncu kendini bir sofrada, kendisiyle aynı kafaya sahip bir kadınla yemek yerken bulur. Yine kendisinin tıpkısı olan bir garson gelerek, siparişini almak üzere “Malkovich” sözcüğünü tekrarlamaktan öteye geçmeyen bir şeyler söyler. Restoran başka Malkovichlerle doludur; piyanonun üzerinde bir kadın Malkovich şarkı söylemektedir. Şarkının sözleri mi? Tabi ki “Malkovich” ve yine “Malkovich”tir.
John Malkovich kendisiyle dolu olan bu mekanda kaldığı on beş dakikalık zaman süresince o kadar bunalır ki, dehlizden çıkıp da kendini New Jersey Turnikelerinin orada bulduğu anda büyük bir rahatlama yaşar. Peki nedir insanın kendisiyle dolu bir çevreden bir an önce kurtulmaya çalışmasının anlamı?
Brian Novak gereksiz bulmuş olsa da filmdeki felsefi iddialardan birinin açığa çıktığı çok önemli bir ana karşılık gelen bu Malkovich-Malkovich bileşkesi sahnesi, insanın benlik duygusuna sahip olabilmesi için ötekilerle karşılaşmasının şart olduğunu hatırlatacak mahiyettedir. Kişinin benliği bir ışık kaynağı gibidir; kendisine bakanı kör ederken, aydınlattığı yerde görünür olur. Ünlü aktörün Malkovich dehlizine girmesi, onu kendi kendine bakmaya zorlar. Ama kendisine bakılan benlik anlamlı hiçbir veri sunmaz, yani görünmez. Malkovich’in kendisini görebilmesi için başkalarıyla olmaya ve bakışını içinde ikamet ettiği dünyaya çevirmeye ihtiyacı vardır.
Benzer şekilde, Malkovich’in bedenini ele geçirip başarıya ve Maxine’e sahip olmak üzere kuklacılık becerilerinden yararlanan Craig de Malkovich’i bir nesneye dönüştürmüş, dikkatini bütünüyle sanatına ve kendisine yöneltmiş vaziyettedir. Malkovich için olduğu kadar Craig için de geçerli olan şey şudur ki, kendisi olabilmek başkalarıyla karşılaşmaya bağlıdır.

Craig’in tersine Lotte dikkatini dışarıya yöneltmiş; Bay Lester ve çevresinin yardımıyla olabilecek en iyi konuma gelmeyi başarmıştır. Malkovich’in bedenini kullanıp Maxine’le birlikte olurken cinsiyet değiştirmek istediğini anlayan Lotte, kişinin kendine varabilmesi için ötekine ne kadar ihtiyaç duyduğunu mükemmelen örneklemiştir. Kendini bütünüyle Maxine’e teslim etmekle egosundan feragat edebileceğini gösteren Lotte, sonuçta, Malkovich’le bütünleşik varlığını sanatına ve kendisine yoğunlaştırmış olan bencil Craig’den daha sahih bir kimliklenme sürecinden geçmeyi başarmıştır.
Ben Olmanın Anlamına İlişkin Derinlikli Bir Sonuç
Lester ve Maxine tünelle en az işi olan varlıklardır. Lester, taşıyıcı bedene geçişi mümkün kılan dehlizin kaşifi konumundaki Kaptan Mertin’in taşıyıcısından başka bir şey değildir. 44. yaşından itibaren aktörün içinde ikamet edecek, bunun için de Craig’in Malkovich bedenini boşaltması için ona karısı, yani Maxine üzerinden şantaj yapacaktır.
Craig’in bu şantaja boyun eğmesi, eşini kurtarmak adına Malkovich bedeninini boşaltmayı kabul etmesi özellikle ilginçtir. Aktörün bedeni içinde kalmakla kendini bir kuklacı olarak gerçekleştirme fırsatı bulmuş olan Craig aşkı uğruna kariyerinden vazgeçerek bizleri şaşırtır. Craig’i kendi benliğiyle bütünleştiren Malkovich değil Maxine olmuştur.
Buna mukabil, ilk başta Malkovich’in bedeninde Lotte’u görmeyi tercih eden Maxine, Craig’in Malkovich içindeki ikametini sosyal ve ekonomik açıdan daha karlı bulur ve Craig-Malkovich bileşkesiyle evlenmeyi kabul eder. Bu, Lotte’un kendisinden intikam almak üzere elinde silahla onu kovalamasına ve tünele ilk kez girerek Malkovich’in bilinçaltıyla yüzleşmesine yol açacaktır.
Aldatılmış olmaktan kaynaklı derin hayal kırıklığı etkisiyle aşık olduğu kadının katili olmayı göze alan Lotte, tıpkı Craig gibi, kendi benliğiyle bütünleşmesini Malkovich değil de Maxine’e borçlu olduğunu ilan etmiş olur. Malkovich, onun nezdinde sadece Maxine’e ulaşmak için kullandığı bir araç olmakla kalmıştır. Kişiyi kendisiyle buluşturan ötekine açılmak, yani aşktır.
Uzun Lafın Kısası
Senaryo, olay örgüsünde işlenen konuyu hikayeyi meydana getiren epizodlar dahilinde açıklamaya imkan veren bir kendine yeterlilikle karakterize edilebiliyor olsa da, yapısalcı çözümlemenin bu filmi tüketebileceğini söylemek mümkün değildir.
Bir diğer deyişle, karşılaştığımız hikaye, kendi içinde anlaşılabilir olmasını sağlayan ve onu semantik anlamda kapalı bir bütün haline getiren parçalarının toplamından ibaret değildir. Epizodların birbiri üzerine eklenmesinden ve filmin tamamlanmasından sonra da kendimize sormaya mecbur kaldığımız sorular eldeki yapıta felsefi film yakıştırmasını yapmamıza neden olan fazlalığa karşılık gelir.
Kişi kendinden çıkıp da başkasıyla gerçek bir buluşma yaşadığında kendini bulmuş olur. Benlik altın yumurtlayan tavuk gibidir. Kendi haline bırakıldığında her gün bir ürün verir, ama içinde ne var diye kesilip içine bakılırsa da içi boş bir et yığınına dönüşür.