1972 ve 1973 yıllarında, bir yıl arayla Tutunamayanlar ve Tehlikeli Oyunlar başlıklı romanlarını yayınlatan Oğuz Atay, bilinç akışı tekniğine eşlik eden keskin bir ironiyle Türk edebiyatına çok özgün bir ses katar. Yazarı ironik bir tavrı benimsemeye iten temel neden kendini aklı başında bir özne olarak gören kişilerin dışarıdan bakıldığında bu konumdan ne kadar da uzak olduğunu gösterme ihtiyacı iken, bilinç akışı tekniği kendini öz farkındalığa sahipmiş gibi göstermeye çalışan kişiler karşısında yazarın sabrını kaybettiği anları dışa vurma işlevi görür.
1975 yılında piyasaya çıkan ve Atay’ın öykülerini derleyen Korkuyu Beklerken adlı kitapta yer alan “Ne Evet Ne Hayır” isimli anlatı, gerçek bir insan olarak yazar Oğuz Atay’ın başka insanlara ironiyle yaklaşmasının altındaki temel nedenlere sarahat kazandırıyor olması bakımından oldukça önemlidir.
Anlatının Fiziksel Varlığı ya da Fiziksel Varlığından İbaret Olan Anlatı
Daha önceki yazılarımdan birinde anlatıyı anlatılandan ayırt etmenin öyküyü çözümlemek için doğru bir çıkış noktası olabileceğinden bahsetmiştim. Bu yaklaşım uyarınca yazarın kendi deneyiminden devşirdiği ham malzemeye, yani anlatılana kurgusal dokunuşla edebi bir biçim vererek onu anlatı kıvamına getirdiğini iddia etmiştim. Bir başka yazıda ise inceleme metnini kaleme almadan önce hikaye özeti verebilmek adına eleştirmenin yoğunlaşması gerekenin anlatı değil de anlatılan olduğunu vurgulamaya gayret etmiştim. Bu mantık uyarınca anlatılanın anlatının sıfır noktası olduğu görüşünü savunmuştum
Şimdi “Ne Evet Ne Hayır” adlı öyküyü özetlemeye hazırlandığım şu anda fark ediyorum ki, anlatının sıfır noktası olduğuna hükmettiğim anlatılanın nihai kademe olmama ihtimali vardır. Anlatı katmanının anlatılan katmanı üzerine bina ediliyor olduğu doğruysa, bu öykünün bana öğrettiği derse bağlı kalarak anlatılanı taşıyan daha alt bir düzeyden, yani öykünün fiziksel varlığından bahsetme gerekliliğinin ortaya çıktığı bir durumla karşılaşmış olduğumu itiraf etmem gerekir. Kimileri bu düzeyi öykü metninin dışına çıkmak ve metni kuşatan sosyopolitik, ekonomik ve tarihsel gerçeklik düzenine ya da felsefi dizgelere taşmak gibi telakki edebilir. Ne var ki, böyle bir karşı çıkış karşısında sessiz kalmak metnin ancak metin dışıyla anlaşılabileceğini savunan klasik anlayışa taviz vermek anlamına gelir.
Yazarın yarattığı kurgusal bir karakter olarak öykünün anlatıcısı iş yaşamının başında hayatını kazanmak için farklı meslekler yapmış, reklam yazarlığından sonra soyunduğu gazetecilikte ise kaleminin fazla edebi bulunmasından dolayı istediği noktaya gelememiş bir kişidir. Yazdığı haber metinlerinin karmaşıklık düzeyi yüzünden gazetenin “Gönül Postası”nı yazmakla görevlendirilen anlatıcı bu işi de hakkıyla yapmak, aşk acısı çeken insanlara aklı başında bireyler muamelesi yapıp onlara uygun çareleri derlemek adına kitaplara başvurur. İnsanları bu denli ciddiye alarak kendisine “manyak” denilmiş olmasının intikamını ise daha sonra öyküye sirayet edecek olan alaycı ton üzerinden alacaktır.
Bu öykünün yazılmasını tetikleyen temel duygu acı bir alaycılıkken, anlatıya baştan başa sirayet etmiş olan dedikoducu tavır öykünün söylemsel tonunu belirler. Bu dedikodunun malzemesini sağlayan ise 1967-71 yılları arasında aşık olduğu komşu kadına karşı hisleri karşılıksız kalan M.C.’nin kaleme almış olduğu mektuptur. Elimizdeki anlatının fiziksel varlığı olarak betimlemeyi uygun gördüğüm şey de bu mektuptan başkası değildir. Gönderici yalnızca sağduyunun değil, aynı zamanda içine düştüğü anlatım bozuklukları yüzünden dilin de dışında kalmış gibi görünür. Yolladığı mektup da, benzer şekilde sadece anlamı üzerinden değil, fiziksel varlığını konu etmeyi gerektiren dilbilgisi hataları ve cümle düşüklükleri bakımından da karşımızda durmaya devam eder. Öykünün sıfır noktasını bu mektubun fiziksel varlığında tespit etme kararını gerekçelendirebilecek olan ise, Atay’ın mektupta bahsedilen temel hususların bir özetini vermektense, onu tüm somutluğuyla getirip önümüze bırakmış olmasıdır.
Tekrar edelim: Öykü mektubun ta kendisidir.
Tek Mektup, Tek Yazar: Yazarın Ölümünün Ölümü

“Yazarın ölümü”nü ilan ederken Roland Barthes’ın anlatmaya çalıştığı, kalemi eline alan kişinin kendine onu olduğu insan olmaktan ister istemez uzaklaştıracak bir kimlik inşa etmek zorunda oluşudur. Yazılan her şey muhtemel okuyucu için, onun tarafından okunsun diye kaleme alınır. Bu ise, müellifin yazma esnasında kendini o kitabın okuyucusuna onun talep ettiği sesin sahibi yazar, yani indirgenmiş bir persona olarak takdim etmesine neden olur. Barthes’ın iddiası, kitap boyunca ara ara sesini duyduğumuz yazar personasının arkasındaki gerçek insanı aramanın beyhudeliğidir.
Buna mukabil, bir yarım akıllının kaleme aldığı mektuba yazar konumundan değil de, kendi yaratısı olan ve gazetenin gönül postası köşesinde çalışan birinci tekil şahıs anlatıcı olarak müdahale etmekle yetinen Atay, öykünün esin kaynağı olabilecek malzemeyi tüm fizikselliğiyle öykünün kendisi haline getirmiş olur. Öykü kahramanı anlatıcının çalıştığı gazetenin okuyucularına sunacağı metinle Oğuz Atay’ın bu öykü kitabında önümüze koyduğu metin aynı metindir. Bu iki metnin özdeşliği ışığında ise Oğuz Atay’ın yarattığı anlatıcı ile özdeş olma ihtimalini göz ardı etmek zorlaşır. Roland Barthes’ın öldürdüğü yazar Oğuz Atay’ın varlığında cisimleşip bir zombiye dönüşmüş olarak geri mi dönmektedir?
“Ne Evet Ne Hayır” adlı öyküyü Oğuz Atay’ın kaleminden çıkan tüm metinlere biçim veren ironinin asıl kaynağı olarak yorumlayabileceğimizi söylerken hissettirmeye çalıştığım şey, Barthes’tan beri neredeyse tüm edebiyat aşıklarının ölümünü ikrar ettikleri yazarın Oğuz Atay’da tekrar varlık bularak dünyaya geri dönme cüretini göstermiş olmasıdır. Bu anlamıyla Atay’ın ironisi öyküye konu ettiği zavallı M. C. değil de, edebiyat tarihinin en büyük tezlerinden biri üzerinde işliyor gibidir.
Eğer yazarın kendisi ve yarattığı karakter arasındaki özdeşlik tezinde bir doğruluk payı varsa, Oğuz Atay’ın bunu niye ve neye karşı yapmış olduğu sorusunu sormak kaçınılmaz olur. Onun yapmaya çalıştığı şey belki de Barthes’ın yazar için düzenlediği cenaze merasimini bir oyuna dönüştürmektir. Fransız göstergebilimcinin öldürdüğü yazarın geri dönme ihtimali, bu anlamıyla, yazının ve edebiyatın üzerinde akabileceği yeni bir nehir yatağı oluşturmak, ona yeni bir olanak sağlamakla birdir.
Bir diğer deyişle, yazarın ölümüne neredeyse bütünüyle ikna olmuş görünen okuyucunun yaşadığı çağda onu gittiği yerden bir zombi olarak geri getirmek kendi içinde yeni bir çağın başlatıcısı olma potansiyelini taşır.
Ah bu Dünyevi Dertler! Mektubu Nasıl Yayınlatsak?
Bir arkadaşı anlatıcıya M. C.’nin yolladığı mektubu üzerinde hiçbir düzeltme yapmak ve ona yoksun olduğu noktalama işaretlerini katmaksızın yayınlamasının daha iyi olabileceğini, çünkü son zamanların modasının tam da bu olduğunu söyler. Ama, diye düşünür anlatıcı, olduğu haliyle hiçbir şekilde anlaşılma ihtimali olmayan bu metni en azından parantez içinde yapılan bazı uyarılar ve düzeltmeler eşliğinde yayınlamak daha makul olmayacak mıdır?
Ama bu noktada dikkatten kaçmaması lazım gelen çok büyük bir gariplik vardır. Öykünün ana karakteri konumundaki anlatıcı yazarlık mı yapıyordur ki, eline gelmiş olan bu malzemeyi bir öyküye dönüştürüp yayınlatmanın hesabını yapsın? Bu hiç kuşku yok ki Oğuz Atay’ın içine düştüğü fahiş bir hata değil, metnin arkasından fırlayıp çıkan bir zombi olarak okuyucunun huzurunda arzı endam etmek için yaptığı bilinçli bir hamledir. Değil mi ya, elimizdeki öyküyü bir öykü derlemesi içine dahil edip yayınlayan kişi kendi yaşamsal bütünlüğü içinde, kanlı canlı bir insan olarak Oğuz Atay’dan başkası değildir.
Ne var ki, nasıl yayınlanacağına ilişkin anlatıcıyı içsel sorgulamaya sevk eden mektubun basılacağı mecranın gazete köşesi olduğunu ancak öykünün sonunda öğreniriz.
Gazetedeki ‘arkadaşlar’ mektubun yukarıdaki biçimde yayımlanmasına yanaşmadıkları gibi, mektuba istediğim gibi cevap vermeme de engel oldular. Bana bu mektubu yayımlama imkanı verenlere burada açıkça teşekkür ederim. Mektubu hemen hiç değiştirmediğim hususunda bana inanılmasını tekrar rica ederim.
Yani mektup okuyucuya anlatıcının yazar kimliğini kanıtlamasına vesile olacak edebi bir ortamda (mesela bir edebiyat dergisinde) sunulacak falan değildir. Bu durumda anlatıcının mektubu eklediği düzeltmelerle daha okunabilir kıvama getirerek sunma kararı ile arkadaşının metni olduğu şekliyle yayınlatırsa bunun daha çok ilgi çekeceğini hatırlatmış olmasının anlamı nedir?

Sonuçta gazete okuyucusunun teveccühüne muhtaç olan öykünün ana karakteri konumundaki anlatıcı iken, onu bir öykü olarak önünde bulacak edebiyat okuyucusunun takdirine layık olmaya çalışan Oğuz Atay’ın kendisidir.
Burada büyük ihtimalle Atayvari ironinin en incelikli biçimlerinden biriyle karşı karşıyayızdır. Arkadaşlarının şimdilerde moda olanın ham malzemeyi okuyucuya olduğu gibi sunmak olduğu yollu uyarıyı yapıp anlatıcının derinlikli bir sorgulamaya girmesi ile yukarıda alıntıladığım basit bilgi arasına bütün bir öykü girer. Sonunda doğrusunu söyleyecek olsa da Oğuz Atay, öykünün başında gönül postasının yöneticisi konumundaki anlatıcının kendisi olduğunu düşündürtecek hamleyi yapmıştır.
Anlatıcı ile kendisi arasındaki özdeşliği bu noktada okuyucunun aklına düşürmek, söz konusu özdeşlik ihtimalini metnin ilerleyen kesiminde güçlendirmek için yapacağı bir başka hamlenin hazırlayıcısı gibi düşünülmelidir.
Özne Konumunu Seyreltmek ve Tahkim Etmek
“Dr. Akın Korkmaz” olarak gazetenin gönül postasında çalışan anlatıcı M. C.’nin gönderdiği mektuba keskin bir istihza ile yaklaşır. Ne ifade bozukluklarını görmezden gelir, ne de dilbilgisi yanlışlarını. Dahası, yazılan metnin barındırmakta olduğu iç çelişkiler, anlatıcıda M. C.’nin aklı başında bir özne olmaktan uzak, hafif yollu meczup olduğu intibaını yaratır:
Okullar tatil oluyordu. (Zaman düzensizliğine ve dolayısıyla zaman kavramının yokluğuna dikkatinizi çekerim.)
Toplumsal yaşamın parçası konumundaki özne, aynı konumdaki bir başka özneye sözel aktarımda bulunurken onunla paylaşmakta olduğu zamanı anlatısal bir süreklilik içinde vurgulamayı ihmal etmiyor olmalıdır. Bu, ağızdan çıkan lafın muhatap tarafından doğru anlaşılmasını ve böylelikle de sağlıklı bir iletişimin gerçekleşebilmesini sağlamak açısından vazgeçilmezdir. Bu durumda anlatıcı ya M. C.’nin zaman bilincine, ya da aynı anlama gelecek biçimde, toplumsal bilince sahip olmadığını vurgulayarak onu gerçek bir fail olarak görmediğini bildirmiş olur.
Kardeşimin düğününde savcılık intiharlarımdan ötürü 90 gün hapis yattım. (Benim verdiğim başlıkları beğenmeyen yazı işleri müdürü, bu cümleyi görseydi).
Gerçekten de bu cümlenin iler tutar bir tarafı yoktur. İntihar girişiminden dolayı hapis cezası almanın nasıl mümkün olacağı belli olmadığı gibi, bunun kardeşinin düğünüyle ne alakası olduğu da hiçbir şekilde açık değildir. Anlatıcı biraz edebiyat paralayarak yazdığı metinleri muhtemelen fazla karmaşık bulan yazı işleri müdürünün böyle bir cümleyle karşı karşıya kalsa ne diyeceğini sorar kendi kendine.
Bir anda ailemin yanlış tutum ve davranışları sevdiğimi çiğnetmek için ağır kelimeler için üzüldüm (çok karışmak istemiyorum, ama bu cümleyi yorumlamak gerekli değil mi? Burada ‘sevdiği insan’la ilişki kuramayan M.C.’nin sevdiğini çiğnetmesi söz konusu olamaz. Bazı şeyleri gizliyor M. C. bizden. Belki de gerekli kelimeleri bulamıyor ve bu ihtimal nedense bana daha yakın geliyor) Kahroldum aşağılık kompleksine kapıldım (rica ederim, burada bu kompleksin ne işi var?) Tabii jilet bıçakla (neden tabii? ayrıca ne demek jilet bıçak?’) 4 kez intihara teşebbüs ettim, 4 defa ölümden kıl payı kurtarıldım.
M. C. muhtemelen hoşlandığı insandan ailesine söz açar ama onlardan beklediği onayı alamaz. Anne ve babasının sevdiği insanla ilgili olarak etmiş olabilecekleri ileri geri sözler de mektup göndericisini bunalıma sokup intihara sürüklemiş olabilir. Kadından beklediği yanıtı henüz alamamışken, aşkına olan inancını perçinleyecek olan onayı ebeveyninden de alamamış bir insanın yaşadığı hayal kırıklığı söz konusuymuş gibidir burada. Anne babası kendilerine X kişisine aşık olduğunu anlatmaya çalışan oğullarına büyük ihtimalle “Bırak o kızı, ne yapacaksın onunla?” minvalinde bir yanıtla mukabele ederler. Oğlanın bunun sonucunda kendini öldürmeyi düşünmesi her ne kadar abes kaçsa da, burada önemli olan onun duyguları değil, anlatıcının onun yazdıkları karşısında sergilediği sarkastik tavırdır.
Evet, kurduğu cümleyi yorumlarken mektup sahibine benim gösterdiğim iyi niyeti gösterip onu anlamlandırmaktan kaçınan anlatıcı, karşısındakinin dilsel yetersizliğinden dem vurarak kendi konumunun onunkinden yukarıda olduğunu vurgulamış olur. Bir diğer deyişle, anlatıcı mektup sahibinin özne konumunu istihza vasıtasıyla seyreltirken, oradan devşirdiği malzemeyle kendi özneliğini tahkim etmiş gibidir. M. C. ailesiyle ilgili olarak söylemeye çalıştığı şeyi her ne kadar anlaşılmaz görünen bir cümleyle ifade etmiş olsa da, burada bizim dikkatimizi çeken şey anlatıcının bu ifade bozukluğunu ifşa etmekle yetinip daha fazla yorumlamaktan kaçınmasıdır. Anlatıcı M. C.’yi anlamaya çalışmanın değil de dalga konusu kılmanın kendisi için daha iyi olduğu sonucuna varmış gibi görünür.
Buradaki basit matematiğe göre, M. C.’den eksilen anlatıcıya ekleniyormuş gibi bir hava ortaya çıkar.
Peki yazarın kendisi, yani Oğuz Atay nerededir?
Yazarı İçtenliksiz Dedikodunun İmkansızlığı Yaşatır
Mektubu yazan M.C.’ye de sevgi ya da acıma duyduğumu söyleyemem. Bana kalırsa bu M. C. akıl ve ruh düzensizliği içinde biri. Ben mektubu okurken gazetedeki arkadaşlardan biri -sözün gelişi arkadaş diyorum, öyle denir ya- bu adam sana benziyor demez mi. . . Üstüne yürümüşüm.
Öyküye sirayet etmiş olan dedikoduyu başlatan paragraf, yazarın M. C.’de asla özdeşleştirilmeyi istemeyeceği, aslında aşağıladığı birini görüyor olduğunu açığa vuran bu pasajdan başkası değildir. Normalde hiçbir öykü ya da roman kişisi için sormamamız gereken “Acaba bu karakter yazarın kendisi midir?” sorusu, bu öykünün tam da bu noktasında Oğuz Atay’la ilgili sorulabilir gibi durmaktadır. Daha iyi ifade edecek olursam, böyle büyük bir edebi günah ancak böyle garip bir öykünün (sözde öykü demeye dilim varmıyor) dedikodunun kurgu olamayacağını düşündürten bu tip pasajlarında bağışlanabilir bir merak olarak yorumlanabilir.
Burada M. C.’nin mektubu hakkında yazarın bizi paylaşmaya davet ettiği dedikodu anlatıcı değil de Oğuz Atay’ın genel olarak insanlar yüzünden kapıldığı hayal kırıklığını dile döken bir dedikodu intibaı yaratır. Bu intibaın peşinden gitmek ise Atay’ın metinde bir delik açarak onu kendi dışına taşırma gayreti içine girdiğinin bir göstergesi gibi yorumlanabilir. Bu da bizi öyküyü öykünün dışından, yani yazarın dünya görüşünden bakarak yorumlamaya teşvik eder. Bunun neden yanıltıcı olacağını daha sonra söyleyeceğim.
Oğuz Atay kendi oyunculuğunun kurbanı olacak kadar nahif bir yazar değildir. Metin boyunca çalıştırmaya devam ettiği ironi, okuyucunun yazarın kendisiyle mi yoksa kurgusal anlatıcıyla mı karşı karşıya olduğu konusundaki kararsızlığını sürekli olarak beslemekten bir an olsun geri kalmaz. Yukarıda alıntıladığım dedikodu örneklerinde sergilenen alaycılık, dedikoduya konu olan malzemenin kişinin aklı başında bir birey oluşunu askıya alan asli özellikleri hedef aldığı için Oğuz Atay’ın kendisi kurguladığı anlatıcı karakterle bütünmüş izleniminin ortaya çıkmasına neden olur. Bir başka deyişle dedikodunun içtenliği, yazarın anlatıcıda bire bir kendini yaratmış olma ihtimalini gündeme getirir. Ama durum kesinlikle bu değildir.
Oğuz Atay’a özgü ironinin onu her şeyden önce yarattığı karakterlerle mesafelendirecek türden bir ironi olduğuna yukarıda değinmiştim. Şimdiyse onun kendiyle yarattığı karakter arasına bambaşka türden bir mesafe koyduğunu, öyküyü öykü haline getiren yazar konumunu da bu sayede koruduğunu göstermeye çalışacağım.
Yazar ve Yarattığı Karakter Arasına Giren Kapatılamaz Boşluk

Eldeki eleştiriyi şu formüle bağlı kalarak devam ettirmenin makul olacağı şimdiye kadar görülmüş olmalıdır: Anlatıcı kendi özne konumunu nasıl ki M. C.’nin öznelliğinden istihza ve dedikodu sayesinde çaldıkları üzerinden tahkim ediyordur, ölmeye direniyor olması gereken yazar, yani Oğuz Atay’ın da aynı şeyi anlatıcıya yapması gerekir. Aksi takdirde elimizde öykü diye bir şey kalmayacaktır. Bunun tek yolu ise, akıl ve irfan sahibi sağlıklı bir birey olarak lanse edilen anlatıcı konumunun M. C. hakkında yargı üretirken bir yerde sallantıya girmesidir. Onun kendinden emin bir tavırla dile getirdiği eleştirilerin sarsılmaz konumu bir başka bakışın nesnesi haline gelip de şüpheli bir hal almaya başlamazsa, fiziksel varlığı mektup olan bu öykünün öyküye dönüşme serüveni yarım kalacak, benim bunun gerçek bir öykü oluşuna ilişkin yukarıda ifade ettiğim şüphe haklı çıkmış olacaktır. Ama durum bu değildir.
Bizim eve bitişik talebe kızlar otururdu. Sevdiğim insan da (bu ‘sevdiğim insan’ sözüne de biraz önce anlattığım biçimde sinir oluyorum) geldi, 7 metrelik yarım santimlik evin yanına. (cümleyi olduğu gibi yazdım) Şaştım kaldım (ben de).
Anlatıcının yavaş yavaş çözüldüğünü; M. C.’yle arasına koyduğu nesnel mesafenin kapanmaya başladığını haber veren bu pasajda dikkatimizi çekmesi gerek ifade “sinir olmak”tır. Normal şartlar altında “sevdiğim insan” gibi bir ifadeyi kullanacak olan insanın az okumuş, sinema ve mizah kültürü olmayan, cahil bir tip olduğunu fark etmek; bu nedenle de ona karşı daha müsamahakar olmak gerektiği açıktır. Anlatıcının kendi sosyoekonomik seviyesinin altındaki bir insanın kullandığı ve ne ifade ettiği gayet açık olan “sevdiğim insan” gibi bir ifadeye bu kadar takılması oldukça tuhaftır. Kızın kendisine yakın olmaya çalışma çabasını gerçekçi bulmayan anlatıcı, M. C. sevinçli bir ironiyle buna şaştığını yazdığında, kendisinin de bu şaşkınlığa şaştığını yazacak kadar ileri gider. Mektubun bu haliyle okuyucunun karşısına çıkacağı hatırlanacak olursa, anlatıcı artık M. C.’yle yüzgöz olmuş, onu insanların gözünde aşağılayarak prim toplamaya gayret eder hale gelmiş gibidir.
Adamın kendisini muhtemelen istemeyen, ama bir şekilde ona hayır da diyemeyen kadınla ilgili olarak ümitli olma konusundaki kararlılığı anlatıcıyı niye olduğunu anlamadığımız bir şekilde öfkelendirir. Bu öfkeyi dışa vurma şekli ise yavaş yavaş kendini kaybettiğini, kendi anlatısal konumunu kademeli olarak yazara bırakmaya başladığını gösterir:
Sevdiğim insanla 1970 yılında karşı karşıya geldik (birdenbire var olduğu tarihten üç yıl sonra). Bana NE EVET NE HAYIR (hay Allah kahretsin!) cevap vermeyen insan “Ben sana haber gönderdim,” dedi.
Burada bizi ilgilendiren metinde bilmem kaçıncı kez karşısına çıkan “Ne evet ne hayır” ifadesinin anlatıcıyı “Hay Allah kahretsin!” diyecek kadar sinirlendirmiş olmasıdır. Okuyucunun karşısına gelecek metne bu nidayı yazabilecek kadar ileri giden anlatıcı, onu özbilinçli bir fail olarak görmeye devam etmemizi sağlayacak konumunu bütünü bütününe kaybediyor gibidir.
Bana bu hususta teselli değil de bu yazdıklarımdan fikir ve düşüncelerinizi, bu kızın gönlü var mı yok mu (YOK YOK) seviyor mu sevmiyar mu? (SEVMlYOR) Bu konular üzerinde ne yapmam lazım? (HlÇ) Onun yolunu gösterin efendim. (Göstersem yapacak mısın?)

Yanındaki notlarla birlikte okuyucunun ilgisine sunulacak olan mektup, parantez içine büyük harflerle atılan bu naralar sayesinde derdine derman olunması gereken kişinin M. C.’den ziyade anlatıcı konumundaki “Akın Korkmaz” olduğu intibaını uyandıracak bir kıvama gelmiştir. Artık gazetenin gönül postasını okuyan okuyucu burada okuduklarını bir arkadaşına “M. C. diye bir adam varmış, şunları şunları yaşamış” diye değil de, “Akın Korkmaz diye bir doktor var, dün köşesinde incelediği okur mektubunun etkisiyle şöyle şöyle çıldırmış” diye aktaracağından emin olabiliriz. Anlatıcının özne konumunu bütünüyle kaybettiğine delalet eden şu laf ise verdiğimiz örnekleri niye verdiğimizi çok güzel açıklar niteliktedir:
Ben de o kadar seviyorum ki sevdiğim insanı, onunla konuşmak, derdine acısına üzüntüsüne ortak olmak paylaşmak, onunla her şeyimi ortak paylaşmak, üç yıl oldu, saçlarını okşamak, ona her şeyimi vermek, o kadar seviyorum ki, yardımcı olmak, doya doya sevmek okşamak, bir mutlu sakin bir güzel yuva kurmak, çocuğu olmak, baba olmak, kısaca ona her şeyimi vererek daima her şeyimi ona adamak ona bakan bütün gözler yalnız sadece ben olmak, el ele kol kola dolaşmak çocuklar gibi, işimiz bittikten sonra sinema tiyatro konser plaj seyahate gitmek, oynamak, eğlenmek, gezmek, (Ben bu adama karşıyım)…
M. C.’nin kendinden geçerek uzun uzun iç döktüğü, neredeyse yakarı kıvamına gelmiş olan bu yazdıklarından sonra anlatıcının parantez içine eklediği “Ben bu adama karşıyım” ifadesi onu olası okuyucunun karşısında son derece sevimsiz bir konuma getirirken, otokontrol kaybı üzerinden ilk başta sahip olduğu özne konumunu bir nesne olarak öykünün gerçek yazarı Oğuz Atay’ın önüne bıraktığı anlamına gelir. Önümüze konulan metnin her köşesine hakim olan kerteriz noktasının kurgusal anlatıcıdan yazara devredilmesi sayesinde ise “Ne Evet Ne Hayır” adlı garip öykü gerçek bir öykü haline gelmiş olur.
Sonuç: Görünmezliği Ölçüsünde Ölümsüz Olan Yazar
Öyküde anlatılanı bir meczubun yazdığı içerik, ana karakterini de mektup göndericisi yerine onu değerlendirip yanıtlaması beklenen anlatıcı (“Dr. Akın Korkmaz”) olarak belirlemek ve öyküyü sadece düzeltilmiş ve kenarına alınan notlardan müteşekkil olan mektup nesnesinden ibaretmiş gibi bir izlenim yaratmak… Bu bizi şu iki seçenekten birini seçme zorunluluğuyla karşı karşıya bırakmıştır: Ya bu bir öykü değildir, ya da öykünün kurgusal anlatıcısı ile Oğuz Atay aynı kişidir. Ama eldeki öykünün gerçek manada bir öykü olduğu şüphesini ortaya çıkartan tüm bu hamleler, Oğuz Atay’ın ironisine borçlu olduğumuz birer gözbağcılıktan başka bir şey değildir.

Özer Arslan – Sinan Arslan)
Oğuz Atay’ın okuyucuyu anlatıcıyla kendisinin aynı kişi olduğunu düşünmeye sevk etmesinin nedeni daha sonra kendisini anlatıcıdan ayıracak olan hamlelerin hazırlığını yapmaktır. Bir başka deyişle yazar, kurguladığı anlatıcı karakteri ile arasındaki mesafeyi işin başında, onu daha sonra mümkün olduğunca açabilmek için sıfıra indirmiştir. Öykünün fiziksel varlığından, yani mektuptan ibaret oluşu bu mesafenin ilga edilebileceği yanılgısını üretmek üzere yapılmış zekice bir hiledir.
Şimdi varacağım sonucun sağlamasını yapmak üzere şöyle basit bir soruyu sormak işe yarayabilir: Elimizdeki anlatı diğerleri gibi gerçek bir öykü ise, onu öykü haline getiren bir olay örgüsünden de bahsedilebilir mi? Görünürde olay olarak tabir edebileceğimiz her şey M. C.’nin başından geçmiştir. Ama bunu kabullenmek, işi Korkuyu Beklerken adlı derlemeye katılmış olan “Ne Evet Ne Hayır” isimli öykünün yazarının M. C. olduğunu iddia etmeye kadar vardırır. Diğer yandan onun başından geçenler açık bir biçimde Oğuz Atay’ın süzgecinden geçiriliyor, onun tarafından tekrar anlatılıyor olsaydı, bu durumda da öyküyü mektuptan ibaretmiş gibi gösteren gözbağcılık için çaba sarf etmeye değmezdi. Şu halde öykünün içinde geçen ve olay olarak tabir edilmeyi hak eden dönüşümlerin kaynağı ve failini başka bir yerde aramak gerekecektir.
Öykünün baş karakteri hiç kuşkusuz M. C. değil, anlatıcıdır. Ama o başkasının başından geçen bir takım olayları değerlendireceği dışsal bir konuma çekilmiş intibaı yaratır. Bu da onu görünüşte herhangi bir olaya dahil olmaktan alıkoyar. Ne var ki, durum göründüğü kadar basit değildir.
Mektubu okumaya başladığında takındığı soğukkanlı tavrın yerini yavaş yavaş alaycılığa, istihzanın ise yerini adım adım öfke ve hınca bırakması, ana karakter konumundaki anlatıcının önemli bir dönüşüm geçirdiğini gösterir. Mektupta anlatılanlar anlatıcının ruhunda aksi seda vermeyi hiç bırakmazlar. Anlatıcının elindeki kağıtta yazanları okuması bir olay olarak nedene karşılık gelirken, anlatıcının verdiği tepkiler bu okuma eyleminin sonuçları olarak düşünülebilir. Öykünün olay yeri anlatıcının ruhu, olay örgüsü ise onun ruhunda ortaya çıkan dalgalanmalardır.
Öykü için bir hikaye gerekir. Hikaye ise kendini gerektiği gibi gizlemeyi başarmış olan yazarın olay örgüsü hakkında bir izlenim edinip ona dair bir tavır ortaya koymasıyla mümkün olabilir. Olgusal içeriklerin birbirlerine nedensel olarak eklemlenmesi sonucunda elde edilecek şey basit bir fotoğraftır, öykü değil. Kendini ısrarla öykünün anlatıcısı Dr. Akın Korkmaz gibi göstermeye çalışan Oğuz Atay, kendi gerçek varlığını onu yargılamaya başladığı andan itibaren ortaya koyar ve o ana kadar anlatılanı bir fotoğraf olmaktan çıkartıp bir öykü haline getirir.
Anlatıcının M. C.’nin mektubu ile teşriki mesaisi fatura ise, bu faturayı ödeten kişi öykünün gerçek yazarı Oğuz Atay’dan başkası değildir. Dolayısıyla ne çıplak mektup öyküdür, ne de anlatıcının onun üzerine düştüğü notlarla bürünmüş olduğu kılık.
Uzun lafın kısası, bu gerçek öykünün Oğuz Atay gibi gerçek bir yazara sahip olabilmesini mümkün kılan yazarın kendini görünmezliğinde göstermeyi başarmış oluşudur.