1959 yılında 23 yaşındayken yazdığı tek öykü kitabıyla 1960 senesinde Türk Dil Kurumu ödülüne layık görülen Onat Kutlar daha sonra odağını sinema alanına kaydırmış, buna karşın kendinden sonraki öykücü kuşağı üzerinde derin tesirler bırakmayı başarmıştır. Türkiye’de büyülü gerçekçilik akımının öncüsü olarak anılmasına vesile olan İshak tam manasıyla rüya atmosferinde geçen dokuz öyküden oluşur. “Kediler” adlı öykü gerek dilinin şiirselliği, gerekse de çetrefilli kurgusu sayesinde diğerlerine nazaran biraz daha öne çıkmış gibi düşünülebilir.
Özetlemek Anlatılanı Anlatıdan Ayrıştırmaktır
Normal şartlar altında bir öykü geçmişten geleceğe doğru uzanan eylem ve olayları birbirine nedensellik bağıyla bağlayıp bir finale taşır. Eylemlerin söz konusu olduğu kısımlarda karar verip eyleyici konuma gelen karakterler, olayların söz konusu olduğu pasajlarda başkalarının yaptıkları sonucunda ortaya çıkan ortamdan etkilenir ve yine bu etkilenimin devamında da başka bazı eylemleri tasarlayıp ifa edecek duruma gelirler. Bu şu demektir ki, yabancılaşma yaratmayan normal bir öykü karakterlerden biri etrafında birliğe getirilen olay ve eylemlerin ilham ettiği olası soruları yanıtlayarak nihayete erer.
“Kediler” öyküsü yukarıda önermiş olduğumuz formülasyona her ne kadar uyar görünse de, başından sonuna kadar özetlenmeye direnen bir yön barındırmaktan da geri durmaz. Geleneksel forma bağlı kalınarak anlatılan bir öyküyü özetlemek mümkünken, alışıldık yordamın sınırlarını zorlayan bir öyküyü özetlemeye çalışan kişi daha yolun yarısındayken bu girişimi içine sindirerek tamamına erdiremeyeceğini sezer.
Nezihe Meriç’in “Susuz IX” adlı öyküsü için yazdığım inceleme yazısında öyküye konu olan malzeme ‒ yani anlatılan ‒ ile anlatının kendisi arasında bir ayrıma gitme zaruretinden zaten bahsetmiştim. Bu ayrım ışığında anlatılanın “Hikaye boyunca olup biten şey ne?” sorusunu yanıtlamasına mukabil, anlatının “Bu olup biten okuyucuya nasıl sunuldu?” sorusuna cevap verdiğini göstermeye çalışmıştım. Şimdi buna şunu ekleyeceğim: Bir öyküyü kısaca özetlemek anlatıyı değil de anlatılanı referans alarak gerçekleştirilebilecek bir girişimdir. Algılanmış bir olay ya da eylemler silsilesini anlatı haline getirmek üzere yaratıcı yazarın yaptığı katkı özetlenmeye direnen stilistik bir dokunuşa karşılık gelir. Özet çıkartmak “Ne?” sorusuna yanıt teşkil eden malzeme çeşitliliğinin makul ölçülerde kısaltılıp indirgenmesiyle mümkünken, “Nasıl?” sorusunun yanıtını kısaltmak ya da indirgemek mümkün değildir.
Şu halde eldeki öyküye konu olan olay ve eylem çokluğunu bir anlatı haline getiren temel müdahalenin yazarın zamansal akışı bozma doğrultusunda verdiği karar olduğuna dikkat çekmek şarttır. Demek ki, buraya kadar söylemiş olduklarım ışığında ilk olarak şunu ifade etmem gerekir ki, “Kediler” öyküsünün özeti nesnel zaman-mekanda olup bitenleri zamansal akışı bozan yazar dokunuşundan bağımsız bir şekilde ifade etmekten ibarettir.
“Kediler” öyküsünü bir anlatı haline getiren her şey baskılanıp da tüm çıplaklığıyla anlatılana odaklandığımızda şöyle bir özetle karşı karşıya geliriz:
Anlatıcı bir sabah uyanıp o gün işe gitmek istemediğini fark eder. Onu iki bin altı yüz doksan iki gündür aynı saatte önünden geçtiği saat kulesinin yanındaki duraktan alıp işe götürecek olan otobüse binmekten vazgeçip yıllardır görmediği bir arkadaşının evine gider. Bu evde bir süre kalıp münzevi bir hayat yaşayan dostunun kedileriyle ilgilenir. Doğaüstü özelliklere sahipmiş gibi görünseler de başlangıçta gayet iyi anlaştığı bu hayvanlar bir süre sonra ona karşı düşmanca bir tutum geliştirirler. Sinirlenen anlatıcı tepki olarak kedileri birer ikişer öldürmeye başlayınca ev sahibi üzüntüsünden hastalanır. Anlatıcı bunun üzerine evden çıkıp G. şehrine gider ve buradaki bir otelde 1 hafta konaklar. Son gün bir arkadaşından bir mektup alır. Ölümüne neden olduğu bir başka arkadaşının hesabını sormak üzere onu arayan poturlu ve martinili bir adamdan bahseden arkadaşı, bu kişinin anlatıcıyla bir gün sonra yaşadığı kasabanın tren garı yakınlarındaki bir kahvede buluşmak istediğini haber verir. O gün oraya giden anlatıcı tüm gün beklese de poturlu buluşmaya gelmez. Belirsiz bir süre için orada kalan adam kendisini arayana benzer bir başka poturluyla karşılaşır ve bu ikisinin aynı kişi olduğundan şüphe eder.
Rotayı Olay Örgüsünden Dile Çevirmek

Elimizdeki öykü olay örgüsünü merkeze alan klasik bir anlatı olmaktan uzaktır. Zira klasik anlatı olmuş olsa poturlu ve anlatıcının karşı karşıya geldiklerinde ne konuşacakları ve nasıl hesaplaşacaklarına yönelik ana sorunun yanıtlanacağı merhale öykünün sonunu getirir; arada akla gelen yanal sorular da bu karşılaşmayı hazırlayacak koşulların nasıl ortaya çıkacağına dair merakı tahrik ederdi. Bu durumda anlatıcı onu işe götürecek otobüse binmek yerine arkadaşına gider, oradan çıkıp G.’ye varır, mektubu aldıktan sonra da tren garının yanındaki kahveye uğrayıp poturluyla buluşarak yaşayacağını yaşardı.
Bu, yukarıda da dikkat çektiğimiz gibi, anlatılanın dayattığı sıralamadır. Oysaki G.’de başlayan hikaye mektubun alındığı ana bağlandıktan sonra işe gitmeme kararının verildiği zamana bir geri dönüş yapar (flashback). Hepi topu 12 sayfa süren küçük bir öykünün ekonomisine pek de uymayan bu hamle yazarın öyküyü okuyucunun aklına getirdiği soruları yanıtlamaktan ziyade şiirsel bir ton yakalamak için kaleme aldığını gösterir. Anlatıya konu olan bu sıralamanın anlatılanın sıralamasından bu şekilde sapıyor olması ve mektup alma sahnesinin tekrar üzerinden geçilmesi öyküye sinmiş olan şiirsel havayı açıklayabilir.
Şimdi sorulması gereken ilk soru, olay örgüsü yanında hikayenin yarattığı gizemin aydınlatılmasına en ufak bir katkı sunar görünmeyen ve anlatıcının arkadaşının evinde geçirdiği zaman dilimini konu alan kısmın yazılma gerekçesine ilişkindir. Bunu sormak şarttır, zira 12 sayfalık öykünün yaklaşık yedi buçuk sayfası bu misafirlik sürecine ilişkindir. Zaten öyküyü öykü olmaktan çıkartıp şiir kıvamına getiren de söz konusu misafirlik süresince yoğunlaşmaya başlayan imgelerin yarattığı etkiden başkası değildir.
Hayatını kedilerine adamış müzmin arkadaşıyla yaşadıkları yanısıra söz konusu kedilerin anlatıcıya ilham ettikleri öykünün sonunda gerçekleşmesi beklenen karşılaşma sahnesinin hazırlanmasına nasıl bir katkı sunar? Bu soru anlamsızdır, çünkü beklenen karşılaşma gerçekleşmiş değildir. Ama gerçekleşmiş olsaydı bile, bu karşılaşmanın anlatıcı ya da poturludan biri lehine diğeri zararına üreteceği sonuç ve bu sonucun okuyucuda yaratacağı finale erme hissini gerekçelendirecek olan şey ev sahibinin olası ölümünün anlatıcıyı vicdani bir sorgulamaya itmiş olması olabilirdi. Ama böyle bir durum da yoktur. Poturlu söz verdiği buluşmaya gelmez ve anlatıcı kahveye getirilmiş musalla taşının üstünde ölü yıkayanlar arasında potur giymiş birini görünceye kadar orada beklemeye devam eder. Öykü, anlatıcının poturluyla göz göze gelip de sonuçta kazananın o olduğunu düşünmesiyle sona erer.
Demek ki kendisini daha önce hiç görmemiş olsa bile anlatıcı o kahvede gördüğü poturlunun mektupta adı geçen poturlu olduğuna emindir. Bu durumda kendimize sormamız gereken temel soru anlatıcıyı sonunda poturluya yenilmiş olduğunu düşündürtecek olan gerilimin hangi mücadeleden kaynaklanmış olabileceğine yönelik soru olmalıdır. Biraz evvel diğerleriyle beraber ölü yıkarken gördüğü kişinin poturlu olduğu ne kadar kesinse, musalla taşını oraya getirip kendisine gösteri yapan; geride bıraktığı arkadaşının ölümünden sorumlu olduğunu bu yolla anlatıcıya hatırlatmaya çalışanın da aynı kişi olma ihtimali vardır. Bu da bizi şu sonuca varmaya zorlar ki, kedilerini öldürdüğü ve hasta halde terk ettiği arkadaşı aslında ölmemiş, poturluya ilişkin hikayeyi bir mektup haline getirerek anlatıcıya ulaştırmıştır. Kahvede onu uzun uzun bekletmesi, musalla taşı üzerinden onu vicdani bir sorgulamaya sevk etmesi ve işin sonunda da onun gözünün içine bakıp gülümsemesi muhtemelen aynı tiyatro oyununun bir parçasıdır.
Olay örgüsünü nihayete erdirir görünen bu tuzak, aslında anlatıcının ruh halini betimlemekle kalan salt şiirsel bir kapanıma karşılık gelir. Alt başlıkta da ihsas ettirmeye çalıştığım gibi, öykünün yazılma amacı olayların gelişimini bir finale bağlamak değil, olay örgüsü kisvesine büründürülen bir anlatıyı aslına, yani dile, rücu ettirmektir. Eldeki öykü açısından anlamı baskılayıp dilsel etkiyi öne çıkartma çabasının esas olduğunu takdir edebilmek şarttır.
Şiirsel Bir Öykü mü, Öyküleştirilmiş Bir Şiir mi?

Konukluğu süresince eski arkadaşıyla yaptığı konuşmaların anlamsızlığına bir de kedilerin doğaüstü yetenekleri eklenince ortaya çıkan yabancılaştırıcı etki, öykünün klasik anlatı formunda sunulmuş olmasının okuyucu için hazırlanmış edebi bir tuzak olduğunu akla getirir. Bu saçma konuşmalardan birine bir örnek verecek olursak:
Birden durdu. Gözlerimin içine bakarak:
«Hiç kediniz var mı?» dedi.
«Var»
«Çok mu?»
«Yo… İki tane.»
«Hepsi de iyi mi?»
«Nasıl iyi mi?»
Anlamamış gibi şaşkınlıkla yüzüme baktı.
«Yani hepsi de mi iyi?»
«Ne demek istediğinizi anlayamadım.» dedim. «Kedilerin bazıları iyi mi oluyor?»
Bir defa iki kedi için sorulacak soru “Hepsi de iyi mi?” değil “İkisi de iyi mi?” olmalıdır. Soruyu soran sorguya çektiği insanın kendisi gibi yirmiden az kediye sahip olabileceğini hiç akla getirmiyor gibidir. Ayrıca soruyu soran, eğer aklı başında bir insansa, bir kedinin “iyi” olmasındaki muğlaklık konusunda muhatabına bir açıklama borçlu olduğunun bilincinde olmalıdır. Buna mukabil ev sahibi biriyle konuşuyor olmaktan ziyade kendi kendine sayıklıyor olduğu intibaı yaratan bir performans sergilemektedir. Anlatıcının onu anlamamış olmasını şaşkınlıkla karşılaması bunun en iyi kanıtıdır.
Diğer yandan, ev sahibinin aradan geçen onca yılda ortalıkta görünmeyen anlatıcıyı bir an karşısında görünce hiçbir tepki vermemesindeki tuhaflık da ayrıca dikkat çekicidir. Bu durumu garipseyen anlatıcının eski dostuna “İnsan böyle mi karşılar! Kırk yılda bir geliyoruz. Bir merhaba bile yok mu?” yollu serzenişte bulunması da okuyucuya içine düştüğü yabancılaşma hissinin normal olduğu konusunda garanti vermek üzere yazılmış gibidir.
Bir yerden bir yere sıçrayan kedilerin havada donup kalması, onları gören misafirlerin bir dönem ortadan kaybolması, ölen kedilerin eski utların içine gömülmesi ve ortada hiçbir neden yokken kedilerin misafire karşı düşmanca bir tutum geliştirmesi… Tüm bunlar hakkında ev sahibi ve anlatıcı arasında en ufak bir diyalog dahi geçmez. Eski dostu anlatıcıya bu konuda en ufak bir izahat vermediği gibi, anlatıcı da bu konularda ona tek bir soru dahi sormaz. Yazarın kasten hayata geçirdiği bu oyun planı, öyküde açıklamalar tarafından desteklenen nedenselliğin yerini bütünüyle duygulanımsal bir atmosfere, olay örgüsünün ise yerini dile ve şiire bırakacağını müjdelemektedir adeta.
Gazeli Öyküye Dönüştürmek
Gariplikler bu kadarla da kalmaz. Yıllarca sokak kedilerinin peşinde koşup en sonunda kendi kedilerini beslemeye karar verdiğini nakleden ev sahibiyle ilgili olarak anlatıcı, onun beslediği bu hayvanlardan bir süre sonra “kuşlar” diye söz etmeye başlar:
Sokağa yılda bir defa ya çıkar, ya çıkmazdı, öbür günleri hep kedilerle. Tuhaf kedilerdi bunlar. Hatta kediye pek o kadar benzemedikleri bile söylenebilirdi. Dokununca dağılan, uçan, kaybolan şeylerdi. Bunca yıldır yaşıyorlardı. Bu evcil kuşların yuva yapmayı düşündüğü karmakarışık saçların gizlediği kafa hep onları besliyordu.
Öykü boyunca diyalogsuzluk üzerine bina edilen absürtlüğün vardığı bu aşamada iyi bir edebiyat okuyucusunun yapmayacağı iki hata vardır: Bunlardan biri söz konusu iletişim eksikliğinin nedenini sorgulamakken, diğeri de, hiç kuşku yok ki, “kedi” yerine “kuş” yazılmış olmasını bir matbuat hatasına bağlamaktır. Diğer yandan, kulağı divan edebiyatıyla dolu olan dikkatli okuyucunun yukarıda alıntıladığımız son cümleyi okuduğunda Fuzuli’nin meşhur gazelinden şu ilk beyti hatırlamaması imkansızdır:
Âşiyan-ı mürg-i dil zülf-i perişânındadır
Kande olsan ey peri gönlüm senin yanındadır.

Bu benzerliği basit bir tesadüf olarak değerlendirip bir kenara bırakmak, söz konusu öyküyü çözümlemeye girişen eleştirmenin yapabileceği, bana göre, en fahiş hata olacaktır. Onat Kutlar seçimini gayet bilinçli bir şekilde Fuzuli’den yana yapmış, bu sayede onun gazelini öykü formatında yeniden yazacağının müjdesini vermiştir. Zira gazelle öykünün kesiştiği noktaların çoğaldığına tanıklık etmek üzere alıntılanan paragrafın başını Fuzuli’nin gazeli ışığında tekrar düşünmek yeter. Bütün hayatını kedilerine bağlamış olan ev sahibi onları bir gün bile yalnız bırakıp sokağa çıkmamakta, bunu yapsa kaybedeceği şeyden ya da uğrayacağı akıbetten çekinerek onların başında nöbet tutmaya devam etmektedir. Bu akıl yürütme bizi aynı gazelin bir başka beytine vardırır:
Çekme dâmen nâz edip üftadelerden vehm kıl
Göklere açılmasın eller ki dâmânındadır.
Talipleri sevgilinin eteklerine tutunmuş, ondan gelecek evet yanıtının beklentisiyle orada öylece, kıpırtısız durmaktadırlar. Bu durum içini acıtsa, onu kıskançlıkla doldursa da şairin duyduğu aşk o kadar büyüktür ki, kendini sevgiliyi şu şekilde ikaz etmekten alıkoyamaz: Eteklerini çekiştirip duran bu insanların ısrarından bunalıp da onları silkelemeyi tercih edersen, bil ki, elbisene yapışmış olan bu eller boşta kaldıklarında sana beddua etmek için göğe açılacaklardır. Oysaki sana tutkuyla bağlı ideal bir aşık olarak ben ah almanın önüne geçmeyi sana kavuşmaya yeğ tutar, seni üftâdeleri defetmemen konusunda uyarmayı görev bilirim.
Bu noktada Onat Kutlar’ın anlatıcısının kedilerine mahkum olmuş ev sahibine, Fuzuli’nin taliplerle çevrelenmiş sevgilisine bakarken kapıldığı hissiyatın aynıyla baktığı zehabına kapılmamak neredeyse olanaksızdır. Bu bir ruh halidir ve açıklama değeri kuşkusuz ki yoktur. Ama burada üstünden atlanıp geçilmemesi gereken önemli bir konu daha vardır.
Fuzuli sevgiliyi hiçbir şey yapmaksızın olduğu gibi kalmaya davet ederken, anlatıcının kendisini misafir eden eski dostunun kedilerle doldurulmuş durağan yaşantısında en azından başlangıçta bir huzur havası bulduğu da aynı ölçüde açıktır. Söz konusu hava değişime kapalı, eylemi ve olayları dışlayan son derece muhafazakar bir hassasiyeti ifadeye büründürür. Eldeki öyküyü Fuzuli’nin şiir dünyasını karakterize eden mutlak hareketsizlik ve buna bağlı metafiziksel derinlikle taçlandıran da kedilerle kurulan bu bağımlılık ilişkisinin ta kendisidir. İşin başında çalışmaktan vazgeçen anlatıcı, bunu ondan çok daha önce yapmış olan dostunun avareliğine hamlettiği erdemden dem vurmaktadır öykünün bu aşamasında.
Benzerlikler bununla da kalmaz. Ev sahibi şöyle der öykünün bir yerinde kedileriyle ilgili olarak:
«Sokak kedileri. Çamurlu. Arsız. Tam ısınırsın kaçıp giderler. Sokak sokak dolaşırdım. Yıllarca. Yıllarca bu böyle sürdü. Sonra anladım.»
Durdu. Ağır ağır «Sokak kedileri sokaklarındı.» dedi. «Bıraktım onları. Ben kendiminkileri yetiştirdim.»
Mesele kedilerin fiziksel olarak evde değil de sokaklarda yaşıyor oluşu değil, varoluşsal özleri bakımından sokağa ait hayvanlar olmalarıdır. Onlara sahip olmanın imkansızlığı bu özlemi çekenle söz konusu hayvanlar arasına giren mekandan değil, kedilerin sahip kabul etmeyen, bağımsız yaratıklar oluşundan kaynaklanmaktadır. Benzer şekilde Fuzuli de, yokluğu ya da orada olmama ihtimali ile aşıkı mecnun eden maşuku uzaklığı nedeniyle kınamak şöyle dursun, taltif etmeyi tercih eder:
Bes ki hicranındadır hassiyet-i kat’-ı hayat
Ol hayat ehline hayrânem ki hicranındadır.
Şunu söyler Fuzuli: Senin uzakta oluşun bana ölecekmişim gibi hissettirir, ama benim gönlüm yine de senin gibi gözden uzak kalmayı başaran bir yaşam ustasında kalmaya devam eder.
Ama sevgiliyle araya giren mesafeyi kapatmak için de hiçbir teşebbüste bulunmaz; zira bilir ki bedenin yürüdüğü yerde gönül durur, gönlün harekete geçmesini sağlayan ise atalettir. Aşk yaşama enerjisinin ta kendisiyse, bu enerjinin devamlılığını sağlayacak olanın aşıkı maşukla buluşturmaktaki imkansızlık olduğunu öğretir bize büyük şair.
Aşkın Metafiziğini Somutlaştıran Temel Unsur Olarak Kediler
Anlatıcı ikinci günden itibaren, ortada görünür hiçbir neden yokken kedilerin saldırısına uğramaya başlar. İlk olarak yakasına takmak üzere bahçeden bir kasımpatı koparmaya giderken adamın yüzüne atılır kedilerden biri. Daha sonra ev sahibi ut çalarken ufak bir hareket yaptığında birinciyi takip eden diğer kediler onun gözünü oymaya çalışırlar. Bu böyle günlerce devam eder ve misafirin orada başlangıçta bulduğu huzurdan eser kalmaz.
Bu konuda ev sahibine şikayette bulunduğundaysa, eski dostu kedileri bunun için yetiştirenin kendisi olduğunu, söz konusu gidişatı engellemek adına elinden bir şey gelmeyeceğini söyleyerek yanıtlar onu. Peki ne için? Öykü boyunca yanıtlanması en güç sorulardan biri budur.
Çalışıp para kazanma ekseninde örgütlenmiş sosyallik ile karakterize olunan modern yaşama ev sahibinin çok önceden, anlatıcının ise yenilerde sırt çevirdiğini zaten bilmekteyizdir. Profesyonel meşgaleye son vermenin buna bağlı olarak tesis edilen sosyal ilişkilere de bir nokta koymak anlamına geleceği açıktır. Dolayısıyla ev sahibinin bir münzeviye dönüşmüş olduğunu düşünmek gayet normaldir. Kediler, söz konusu münzeviliğin ihsas ettirdiği metafiziksel boşluk ve derinliğin bekçileri olarak onu görünür hale getirme işlevine sahiptirler. Bu boşluk hep daha ötede duranı vadediyor olması ölçüsünde Fuzuli’nin metafiziksel aşk tahayyülüne göndermeli olarak düşünülmeli, bu anlamıyla da hayattan el etek çekme yönünde sergilenecek olan kararlılığın garantisi olarak algılanmalıdır.
Anlatıcı, eski dostunun evinde kaldığı süre boyunca münzevilik talimi yapıyormuş gibi düşünülebilir. Bahçeden koparıp da yakasına takmaya hazırlandığı bir kasımpatı kedilerin gözünde sosyal yaşama geri dönüp orada göze hoş görünme arzusuna, ut çalınırken yaptığı en ufak bir kıpırdanma da bu anlamlı boşluktan sıkıldığı anlamına geldiği için onlar tarafından hoşnutsuzlukla karşılanır. Oysaki modern toplumsal yaşamda bin bir parçaya bölünen, birbiriyle alakasız kılıklara giren anlatıcının kedilerden yayılan metafiziksel ambiyans içinde orijinal birliğine dönmesi beklenir.
Anlatıcı bir süre sonra o evde kendini mahpus gibi hissetmeye başlayıp da ev sahibine dışarıdaki yaşamı özleyip özlemediğini sorduğunda kediler iyice saldırganlaşırlar. Onları tek tek öldürmek için hamle yaptığında ise hayvanların bin bir parçaya dağılıp onun elinden kurtulduklarını görür hayretle:
Anlaşılan bu serseri kedileriyle üzerimde bir egemenlik kurmak istiyordu. Bütün gece bir çare düşündüm. Şu kedileri bir ortadan kaldırabilsem diye düşündüm. Çok güçtü. Dokununca dağılıyor, sonra yeniden eski biçimlerini buluyorlardı. Suya çizgi çizmek gibiydi.
Varlığın önce dağılıp sonra tekrar biraraya toplanması, bir imge olarak Fuzulini’nin gazelinde de yansımasını bulur. Şöyle der büyük şair:
Hab mest naz ol cem et dil-i sad pâremi
Kim onun her pâresi bir nevk-i müjganındadır.
Mealen şöyle yakarır sevgiliye: Sen bana baktıkça yüz parçaya bölünüyorum, her parçam bir kirpiğine saplanıp kalıyor zira. Şimdi zevkli bir uykuya dalmak üzere gözlerini kapat ki, dağılan parçalarım biraraya gelsin ve ben de eski bütünlüğüme kavuşabileyim.
Kediler, modern yaşam alışkanlıklarına duyduğu sahte aşkın etkisiyle yüz parçaya bölünmüş olan anlatıcıya tekrar bütünlenebilmeyi vadederler. Onların sakin sakin yaşamaya devam etmeleri anlatıcıyı inzivada tutmak ve onu varoluşsal bütünlüğüne iade etmek anlamına gelirken, sükûnet içindeki bu ev hayvanlarının sunduğu manzara ile huzurlu bir uyku için gözlerini yummuş olan sevgilinin resmi üst üste çakışıp bir olur.
Zehre Susayan Yaşam
Aşk derdiyle hoşem el çek ilacımdan tabib
Kılma derman kim helakim zehr-i dermanındadır
Fuzuli kendisini zehirleyen aşk acısının aynı zamanda onun ilacı olduğunu, doktorun bu acıyı dindirmek için müdahale etmesi durumunda artık yaşayamayacağını beyan etmektedir. Müzminin yalnız bir şekilde kendini içine hapsettiği metafiziksel sonsuzluk bir yandan onu bitirirken, diğer yandan da ona can suyu olmaktadır. Zehre susayan böyle bir yaşam tasavvuru ayniyle Onat Kutlar’ın öyküsünde de yansımasını bulur.
Anlatıcı bazı kedileri besleyip diğerlerini aç bırakarak onları birbirine düşürür. Hayvanların yavaş yavaş ölmesi ise ev sahibini bunalıma sokup hasta eder. Adamı ölüme yaklaştıran bu hastalık havası, evin dışındaki oksijenli ortamla bir zıtlık ilişkisine sokulur:
Yağmur gittikçe bastırdı. Eski evin tavanlarından sular sızıyordu. Döşemede öylesine su birikti ki, bahara kadar kalsa hasırlar yeşerebilirdi. Avluya bile çıkmıyordum. Avlu bana artık oksijeni bol, yaşayamayacağım bir ortam gibi geliyordu.
Oysaki anlatıcı dışarının oksijenli havasını bir süredir özler haldedir. Kedilerin temsil ettiği metafiziksel yalıtılmışlığın yarattığı boğuculuk atmosferi, anlatıcıyı dışarıdaki alelade sosyal yaşamı özlemeye sevk etmeye başlayalı epey bir zaman geçmiş haldedir. Buna mukabil evin havasız ortamına o kadar alışmıştır ki, yaşam kaynağı olan oksijeni bile neredeyse zehir gibi görmeye başlamıştır.
Kedilerin tek tek telef olmaları üzerine üzüntüsünden yataklara düşen ev sahibine dışarı çıkıp bir hastaneye gitmeyi önerir. Bu teklifi reddedip evde kedileriyle kalmayı yeğleyen eski dostu kendini ölümün kollarına bırakmış bir görüntü vermektedir:
Dostum artık pek az konuşuyordu. Ut baş ucunda asılıydı. Akort etmek bile istemiyordu. Zayıfladı. Gözleri çöktü. Doktor getirmek istedim. Kesin olarak reddetti. Yemek yemiyordu. Sütçünün her sabah kapıya bıraktığı sütünü içmez olmuştu. Günlerimiz tuhaf bir çılgınlık içinde geçiyordu. Sıçrayan, kavga eden, ölen kediler, hastalık kokusu, uykusuz saatler.
Uzun süredir devam eden toplumsallık orucunu bozmayı reddeden ev sahibi, kendisini müzminliğine bağlayan kedilerinin ölümüyle tüm yaşama enerjisini yitirmiş haldedir. Ama yine de tüm yalıtılmışlığı içinde bir nevi yarı ölüm yaşayan adam, ölümün gerçek anlamda kapıyı çalması üzerine muradına tam anlamıyla kavuşacağını ümit eder gibidir. Yalnızlığı mümkün kılarak onu metafiziksel bir derinlikle buluşturan kedilerinin yok oluşuna tanık olmaktansa bu dünyaya veda etmeyi tercih edeceği intibaı bırakır bizim üzerimizde. Bu ruh halini biraz olsun hissedebilmek için Fuzuli’nin aynı adlı gazelinin son beytine bir dönüş yapmak yeterlidir:
Ey Fuzuli şem’veş mutlak açılmaz yanmadan
Tablar kim sünbülinden rişte-yi canındadır.
Fuzuli mealen şöyle söylemektedir: Bilirim ki mum yanmadan açılıp kendini ortaya koyamaz, anlamla buluşamaz. Ben aşk acısıyla için için yanan bir mum olarak varlığımın özünün, yani içimden geçen fitilin senin saç buklelerinden dokunmuş olduğunu bilirim. İçimden geçen ve beni yakacak olan fitil kuşkusuz ki senin bir parçandır.
Ev sahibi, tıpkı Fuzuli gibi, toplumsal yaşamın sürekli olarak besleyip büyüttüğü nefsinden, dünyevi iştahlarından vazgeçebilmiş olmaktan kıvanç duyar. Onu dünyaya bağlayan istencini tam olarak ezip yok edebilmenin bedeli hastalıkla ölüp gitmekse, böyle bir hastalık baş tacı edilmelidir. Bütün bir inziva süresince toplumsal yaşamından kalan son nefis kırıntılarını ortadan kaldırmaya yardım eden kedilerin ölümüne seyirci kalmaktansa kapıyı çalan Azrail’i içeri buyur etmek çok daha iyidir.
Ama beklenmedik bir şekilde ortaya çıkan ve münzevi hayatını anlamla buluşturan kedilerini bir bir öldüren anlatıcıya da bir ders vermek zorundadır. Yukarıda yapmış olduğum yorum rotasını takip edecek olursam, ev sahibinin kendini ölüme teslim etmek yerine anlatıcının peşinden koşturmaya, onu bir şekilde cezalandırmaya karar vermesinin nedeni budur. Tren garı yakınlarındaki kahveye kurulan musalla taşı ve orada peydah olan poturlu, mektup sahnesinden itibaren ev sahibinin anlatıcıya ceza vermek için yaptığı bir kurgu olarak okunmalıdır.
Sonuç

Toplumsal yaşama açılmak ve buradaki sathiliğin etkisiyle hayatın derin anlamı peşine düşme iradesini kaybetme korkusuna kapılmak… İşte Onat Kutlar’ın “Kediler” adlı öyküyü Fuzuli’nin yukarıda alıntılanan gazeli üzerine haritalandırmasının temel gerekçesi budur.
Evet, bütün mesele bir gün gelip de koskoca bir hayatı sabahın dokuzundan akşamın beşine kadar kaplayan bir işin etrafına kurmanın anlamsızlığını idrak edivermek, bunun sonucunda da çalışmayı bırakıp kendini avareliğe vermektir. Buna benzer bir tema Yusuf Atılgan’ın Aylak Adamı’ında da gösterir kendini. Onat Kutlar’ı Atılgan ve benzeri varoluşçulardan ayıran ise, öykü formunu bir yanılsama üretmek için kullanıp, Fuzuli’nin gazelini mensur olarak yeniden kaleme alma cüretini göstermiş olmasıdır.
Bu noktada Onat Kutlar’ın bir edebiyatçı olarak sahip olduğu şu sezgiyi paylaşmamak mümkün değildir: anlamın kaynağı olmakla kendisi anlamsız kalmaya yazgılı olan varoluşu derin tefekkürün konusu kılabilmenin tek yolu şiirdir. Zira varoluş anlatılıp açıklanacak değil, yalnızca gösterilebilecek, ifşa edilip göz önüne serilebilecek olan türden bir fenomendir. Onu görünüme büründürmenin tek aracı ise anlamdan mümkün olduğunca uzak, imgelereyse mümkün olduğunca yakın olan bir şiir formu olabilir. Kendi dışındaki dünya hakkında hiçbir bildirimde bulunmayan, hatta akıl yürütmekten bile alabildiğine uzak olan divan şiiri bahsini etmekte olduğumuz amaca ulaşabilmenin en iyi yoludur.
Onat Kutlar’ın “Kediler” başlıklı öyküsü, Fuzuli’nin 97 numaralı gazeline yazılmış bir taştir olarak okunmalıdır.