50 kuşağı Türk öykücülük geleneğine özgü sesi yaratıcılık ve biçimsel yenilik anlamında epeyce beslemiş olan Tomris Uyar, 1979 yılında Yürekte Bukağı, 1986’da ise Yaza Yolculuk (Ada) adlı öykü kitapları üzerinden Sait Faik Hikaye Armağanı’na layık görülür. Bu inceleme yazısında kendisine odaklanacağımız “Süt Payı” adlı anlatı Yürekte Bukağı adlı kitapta yer alan diğer öykülerden hem daha uzun, hem de kurgusal olarak daha karmaşık olmasıyla öne çıkar. “Süt Payı”na bir öykü olarak atfetme eğiliminde olduğum bu giriftlik ise anlatıya konu olan ana karakterin alışılmadık oluşuyla açıklanmalıdır.
Özet Çıkartmak ve Baş Karakteri Seçmek
Aristoteles, trajedinin tek bir ana karakterin eylem birliğini yansıtan bir anlatı yapısı tarafından desteklendiğini düşünür. Bu yaklaşım uyarınca diğer karakterler, baş kahramanın ana hedefi doğrultusunda birbiri içine geçmiş eylemleri alttan alta destekleyen ya da köstekleyen olayların yaratıcısı konumundaki figüranlar olarak tasavvur edilebilirler. Yanal karakterler içinden bazılarının ana kahramanın amaçları ile çelişen ya da onu destekleyen başka bir takım hedefler peşinde koşması söz konusuysa, bunları da kendi eylemlerinin sahipleri olarak düşünmek lazım gelir. Tüm eylemlerini kahramanın amacına ulaşması için seferber eden yan karakteri yardımcı karakter olarak nitelemek mümkünken, onun amacına ulaşmasının önüne geçmeye çalışanı kötü adam olarak adlandırırız.
Bu söylediklerimiz ışığında “Süt Payı” adlı öykünün bir özetini vermeye çalıştığımızda şöyle bir zorlukla burun buruna gelmemiz kaçınılmaz olur: Öykü boyunca önümüze serilen tüm olup bitmelerin kendisini hedefe yaklaştıracağı ya da hedeften uzaklaştıracağı bir ana karakterden bahsetmenin imkansızlığından başka bir şey değildir bu zorluk. Bu öykü boyunca gerçekten de, parçası olduğu dünyada gerek kendisi gerekse başkaları tarafından ifa edilen eylemlerin ve tek tek kişileri aşan olayların desteklediği ya da kösteklediği odak konumuna yerleştirebileceğimiz bir özneden yoksunuzdur. Ne var ki, söz konusu öykünün özetini çıkartmaya çalışmak bu imkansızlık çerçevesinde bile boş bir iş olmayabilir, zira söz konusu öyküye özgünlüğünü kazandıran şeyin tam da bu özetleme çabası karşısında sergilediği direngenlik olduğunun ayırdına varabilmek önemlidir.

O halde başlayalım: İlk olarak bir zamanlar şoförlüğünü yaptığı beyin araba değiştirme kararı almasını müteakip yıllarca direksiyonuna kendisinin oturduğu Şavruli’yi satın alan bir Kazım Efendi gelir karşımıza. Yıllardır borcunu ödediği araba onunla birlikte yaşlanmış, çıkarttığı sorunlar üzerinden yaşlı adamı ara ara pişmanlığa sevk etmiş olsa da onun ayrılmaz bir parçası olmaktan geri kalmamıştır. Emekli olup da arabayla baş başa kalmış olan Kazım Efendi servis şoförlüğüne başladıktan sonra her gün aynı saatte Süt Kurumu’nun ürünlerini satan Sultan’la karşılaşır. Yeni doğmuş kızını emzirip işsiz kocasına bıraktıktan sonra çalışmaya koyulan Sultan daha otuz yaşında olmasına karşın yaşlandığını kabullenen, tembel kocasının gazabına maruz kalmamak adına sürekli meşgale üreten bir kadındır. Aynı gün içinde yine Kazım Efendi’nin karşısına çıkarak öykünün üçüncü anlatı karakterine dönüşen Ahmet, Sultan’dan farklı olarak gençlik enerjisinin tadını çıkaran pozitif bir figür görünümündedir. Sultan ve Kazım Efendi’nin köyden kente göç etmesine vesile olan sütçü Ömer Ağa’nın köyüne dönmesiyle onun işini devralmış, Ağa’nın ona emanet ettiği köpekle birlikte her gün mahalleliye süt ve yoğurt dağıtmakla hayatını kazanır olmuştur.
Evet, öykünün üzerinde çalıştığı malzeme aşağı yukarı budur ve onu özetlemeye kalktığımız ilk anda elimizden çıkacak olan da adını andığımız anlatı karakterlerinin kısa tasvirlerinden müteşekkil olan bu tek paragraf olabilir. Bu denli mütevazi bir özetle yetinme zorunluluğunu doğuran temel husus ise söz konusu öykünün hiçbir surette olay örgüsüne yaslanmıyor oluşudur. “Süt Payı” görünüşte konu aldığı karakterlerin kısa tasvirlerini vermekten öte gitmeyen basit bir anlatı kıvamındadır. Adını andığımız kahramanlardan birini merkezi konuma taşıyamıyor oluşumuz olay örgüsüne dayalı bir öykü yaratmanın önündeki en büyük engeldir. Peki merkezi konumdaki bir karakterden yoksun kalmak yanısıra olay örgüsünden bahsedemiyor olmanın temel nedeni nedir?
Baş Karakteri Zaman Olan Öykünün Şiirselliği
Şimdi tekrar soralım, bu öyküye bir baş karakter eklemek gerçekten de mümkün değil midir diye. Bu soru üzerinde ısrarcı olmak, öykünün kaleme alınmasına vesile olan temel motivasyonu, daha doğrusu duygusal çekirdeği ortaya çıkartmaya ön ayak olabilir ne de olsa. Peki hangi duygudur bu, ki Tomris Uyar’ı anlatısal olmaktan böylesine uzak bir öyküyü kaleme almaya sevk etmiştir? Bu soruya yanıt verebilmek için öykünün daha başlangıcında yer alan şu paragraf üzerinde durmak yeterlidir:
Şu altındaki eski model döküntü Amerikan arabasıyla birlikte yaşlanırken, dış dünya karşısında, her zaman ürkek, acemi kalmıştı. Birlikte geçirdikleri bunca yıl sonunda arabayla kurduğu ilişki, eski karı-kocaların ilişkisine döndü; birbirlerinin alışkanlıklarını kaptılar, birbirlerinde kendi özelliklerini pekiştirdiler; sevgiden çok alışkanlık, ara sıra sıkıcı gelen bir rahatlık söz konusuydu aralarında.

Patronunun gönlünün geçtiği ve kendisinin satın almaya can attığı Şavruli ile Kazım Bey arasındaki ilişkiye dair bu pasajın iki işlevi olduğundan söz edilebilir. İlk olarak, başta kendisinde büyük bir aşk uyandırmış olsa da zaman içinde cazibesini kaybeden, ama ayrılsa yerine yenisini de alamayacağı bir eş olarak araba Kazım Bey’in emrinde çalıştığı beyle arasındaki sınıfsal farkı ölçer. Kadın zengin bir ailenin şımarık kızı olarak alt sınıfa mensup olan bu mütevazi adamla evlenmiş, ama eski alışkanlıklarından kopmayarak kocasının karşılayamayacağı ihtiyaçlar üretmeye devam etmiştir. Kazım Bey Şavruli’yi almakla boyunu aşan bir evlilik yapmış gibi düşünülebilir.
Arabanın ikinci işlevi, yukarıda bahsetmiş olduğum eş seçiminin rastgeleliğini tazmin edecek kadar uzun olmayan ömrün verdiği kırıklık yanısıra zamanın amansızca geçiyor oluşundan kaynaklı teslimiyet hissini görünür kılmaktır. Buna ayrıca aradan geçen uzun zaman içinde eriyip lafı edilmeyecek bir meblağa dönüşmüş olan son taksiti eski patronuna öderken Kazım Efendi’nin yaşadığı utancı da eklemek gerekir. Bu bakış açısı uyarınca, söz konusu utancın aradan geçen zamanın etkisini kendi üzerinde görünür kılan bir somutlaştırma işleviyle karakterize edilme gerekliliğinin farkında olmak çok önemlidir.
Ağlayan bebeğini emzirmek üzere yattığı “kan uykusu”ndan güç bela uyanan ve bu esnada biraz ağır davransa yanıbaşında uyumakta olan kocası Abbas’ı sinirlendireceğinden korkan Sultan’ın bilinç akışı, geçen zamanının etkisini hissetmemize vesile olan ikinci bir örnek olarak gelir karşımıza. Kadının çarpık ayaklı doğmuş olmasından kaynaklı olarak “çarpuğum” diye sevdiği bebeği Sevda’yı doyurmak ve kendisine yardım etmek üzere yanında götüreceği Güler isimli büyük kızının gür ve sarı saçlarını örmekte gösterdiği telaş akan zamanın kadın üzerinde ortaya çıkarttığı gündelik stres birikimini ölçen bir terazi kıvamındadır. Sultanın sabah kapıldığı asabiyet, ayna karşısına geçip daha otuzunda ne denli yıpranmış ve yaşlanmış olduğunu düşünmekten kendini alamayan kadının kapıldığı toplam endişenin küçük ve günlük bir dilimidir sadece.
Zamanın akışı Ahmet’in üzerinde daha sevimli bir görünüme kavuşur. Gece soba yanında bebekler için hazırladığı yoğurt kavanozlarını dağıtmak üzere sabah erkenden yola koyulan genç adam, sağlı sollu sıralanmış apartmanların arasından geçerken attığı “Süüüüüüüüüt ciyuuuuuuuu!” nidasıyla sürüklenmekte olan zamanı ardında bıraktığı akustik bir ize dönüştürür. Bu nidadan taşan gençlik enerjisi sayesinde, bahsini ettiğimiz iki karakterden farklı olarak Ahmet’in zamanın sahibi ve efendisi olduğu intibaına kapılmamak oldukça zordur:
Ciyuuuuuuuı Heeeyyyyyyt!
Yoooooooot-Ciyuuuuuuı
Kendi sevincinden hız alıp kayarcasına. Önce azıcık gerileyerek süüüüt, sonra kapıp koyvererek ciyuuuuuuuu! Yeni yeni çatlayan baharların, yavaşça tepeyi bulan günde, yeşilleri koyulan yaprakların gölgeleri yüzüne vuruyordu Ahmet’in, dalları sıyırıp geçiyordu. Gözünü sevdiğimin baharı geldi işte. Geliyor. Burnunu gıcıklıyor savrulan kavak tozları. Bu mevsimde, köklere, dallara, soğanlara hep süt yürür.
Ahmet’in sokak aralarından cıva gibi kayışı, termometrenin ısıyı ölçmesi gibi zamanın akışını ölçer.
Diğer yandan zamanın akışı Kazım Bey için pişmanlık, Sultan için endişe olarak somutlaşır. Baharın gelişiyle birlikte doğanın canlanışına katılan Ahmet’in genç bedeni onu olumlayıcı bir tarzda kabullenir ve baş tacı eder. Öykünün baş karakteri geçip gitmekte olan zamanken, karşımıza çıkan her bir insan onun görünür olmasına kendince zemin hazırlayan bir tiyatro perdesi ya da, daha iyisi, bir dekor öğesi konumundadır.
Zamanda Akıp Gitmek, Başlıkta Donup Kalmak

Yorumu buraya kadar getirip de öykünün baş kahramanı olarak zamanı tespit ettikten sonra anlatının başlığı olarak seçilen “süt payı”nın anlamını sorgulamadan geçmek olmaz. Sahi, ne anlama gelir süt payı? Bu soruyu yanıtlayabilmek ve baş aktör konumundaki zamanın amansız akışıyla ilişkilendirmek için odaklanmamız gereken şu pasajı alıntılamak yerinde olacaktır:
“Çarpuğum benim, Sevdam! Şu ateşin bir düşsün, alnının yangını bir geçsin, bir şişe süt kaynatıp içereceğim sana. Bir iyileş … Valla.”
Sultan, bebek iyileşince yeminini tutmayacağını, o bir şişecik sütü satmadan edemeyeceğini, hem Sevdam ölse bile iki gün acı ağıtlar yaktıktan sonra zamanla unutacağını biliyordu, içi acıyla doldu. “Yok,” dedi fısıldarcasına. “Tövbe.” Sürekli sevgiyi kaldıramıyordu yorgun bedeni.
Kundağından yeni çıkarttığı bebeğinin hasta ve küçücük bedenini saran hummalı çırpınışların etkisiyle verdiği ama sonra maddi kaygılardan dolayı tutamayacağı bir şişelik süt sözü öyküyü ve öyküye atılan başlığı anlayabilmek açısından kilit konumdadır. Sultan’ın fukaralıkla bezeli dünyasında zamanın akışı rutini kırıp da nefes alma fırsatı yaratacak boşluklar açma imkanını ortadan tamamen kaldıracak kadar şiddetlidir. Onun yüzleşmek zorunda olduğu gerçek, üzerinden akıp gitmekte olan zamanın, onu bebeği için olsun bir anlığına bile dondurmaktan aciz kalacak denli oyuncağı haline gelmiş oluşudur.
Alınan borcu geri ödemek yanısıra verilen sözü tutmak zenginin işiyken, bu ikisine had safhada ihtiyaç duyan fukara borcun ve sözün kendisine yıktığı yükümlülüğün gereğini yerine getirebilmekten uzaktır. Zaman, bu anlamıyla, hali vakti yerinde olanın hoşnutluk denizine dökülen bir ırmak haline gelirken, garibanın dünyasında bir çağlayanın patlayıcı akışıyla sonuçlanacak olan nahoş stres birikimini besleyen bir nehre dönüşür.
Sultan’ın bebeğine ödeyemediği borç, öykünün sonlarında Kazım Efendi’nin hatırladığı küçük bir anekdotta bulur yansımasını. Ömer Ağa toplayıp İstanbul’a getirdiği insanları arkasında bırakıp köye dönmek üzeredir. Onun adına düzenlenen son pikniğe katılması gereken Kazım Efendi, eski dostuna olan bu son borcunu ödemekten aciz kalacaktır:
– Şey, Ömer … dedi Kazım Efendi ürkekçe. Şey diyecektim Ömer. Bizim kayınbirader geldi bu sabah, ben gelemeyeceğim diyecektim. Belki bakarsın sonra öğleye doğru, bulursam bir fırsatını, ne de olsa araba altımda . . .
Birbirlerini bir daha görmeyecek iki ihtiyar gibi gururla, hüzünle gülümsediler. İkisinin de gözleri doldu.
– Gelemezsem, hakkını helal et Ömer, dedi Kazım Efendi.
– Helal olsun. Ama araba altında. Hani bir fırsat çıkarsa …
Ola ki …
– Yüreğim seninle, biliyorsun.
– Bilmem mi, dedi Ömer Ağa (içinden arabadan atlamak
geldi).
Bu sahnenin anlatısal akış içinde ileriye doğru bir anlamı olmasa da geriye doğru yaptığı bir atıfla işlev kazandığı, Sultan’ın bebeğine verdiği bir şişe süt sözünü yankılamakla metne anlam kattığı açıktır. Birbirlerini hayatlarında belki de son kez gören iki adam içlerine çöken derin acıyı o an için görünmez kılmak üzere Kazım Efendi’nin Şavruli’sinden medet umarlar. Yaşlanıp da arabayı aldığı ilk günlerdeki gençlik enerjisini kaybeden Kazım Efendi nasıl ki bu lüks aracın kendi hayatında tuttuğu yerin münasebetsizliğinin farkına vardıysa, aynı aracın bu hazin ayrılış sahnesinde gündeme gelmesi de aynı yersizlik duygusunun ortaya çıkmasına neden olur. Aracın varlığı Kazım Efendi’yi hiçbir zaman mutlu etmediği gibi, onu eski dostuna da hiçbir vakit kavuşturmayacaktır.
Öykü boyunca ödenen tek borç Kazım Efendi’nin Şavruli’ye karşılık neredeyse ömrü boyunca ödediği taksitlerin yekununa karşılık gelen borçtur. Son taksitin enflasyon karşısında eriyip gitmiş olmasından kaynaklı utançla lekelenen; bu anlamıyla da yaşlı adama zamanı yönetebilmiş olmaktan kaynaklı bir kıvanç sunmaktan uzak olan bir borçtur burada karşımıza gelen.
Kısacası eldeki öyküyü ödenemeyen, donup kalmakla kişinin kalbine yük bindiren ve zamanın akışı tarafından eritilmeye direnen pıhtılaşmış borca dair bir anlatı olarak düşünmek mümkündür. Bu anlamıyla Kazım Efendi’nin sabah sorduğu yoğurdu akşamüstüne mutlaka yetiştireceğinin sözünü verirkenki rahatlığı, Ahmet’in yükümlülük alma konusunda sergilediği pervasızlığı vurgulama işlevi görür. Ahmet’in zamanla ilişkisine damgasını vuran havailik, Sultan ve Kazım Efendi’nin tutamadıkları sözleri kayda alan zamansal akışı belirgin kılmaya yarayan bir kontrast öğesi olarak karşımıza gelir.
Ahmet’in tutmayı başardığı sözler metin içinde çözülüp hazmedilerek onun kimliğini tahkim etme işlevi görürler. Kazım Efendi ve Sultan içinse durum bambaşkadır. Onların yaşamları ödenmemiş borçların ağırlığıyla açılmış olan çukur içindeki bir debelenmeden ibaret kalır.
Öykünün başlığı metin içinde çözündürülemediği için yüzeye çıkan dirençli gudde yanısıra bu guddeyi çözmeye çalışan zamansal akışa izafe edilebilecek olan beyhudelik duygusunun ta kendisidir.
Zamansal Akışın Yazar Üzerindeki Etkisi
Buraya kadar öykünün kendisinde ve dile getirmeye gayret ettiğim çözümlemede herhangi bir sorun görülmeyecek olsa bile, dikkat çekmeden geçemeyeceğim önemli bir nokta vardır. Öykünün içinde kafa karıştırıcı bir pasajda yazar kendi yaratısı olan zamansal akışın onun dikkati üzerinde de aşındırıcı bir etki yapmış olabileceğini düşünmemize neden olacak bir hata yapar.
Çocukları okula bırakmak üzere emeklilik günlerinde de direksiyon sallamak zorunda kalan Kazım Efendi, her gün önünden geçtiği durakta “Sütçü Kadın” Sultan ve kızını görür:
Sütçü Kadın da hep renkli şeyler giyer. Onun renkleri bambaşkadır ama. Evindeki bütün artmış yünleri, eskiyip de sökülmüş hırkaları değerlendirmeyi bilir o, ustalıkla alacalar yaratır. Yıllar önceden kalma bir çorabın yününü sırtının tam ortasında duymak onu ısıtır. Yanında da kızı vardır hep, okula götürüyor herhalde. Kız, incecik sapının taşıyamayacağı kadar fışkırmış bir papatyayı andırır sapsarı kafasıyla. Bacakları da azıcık çarpık olmasa, çok güzel çocuk.
Bu tasvir tanrısal bakış konumunu koruyan yazarın söylemine değil, Kazım Efendi’nin iç sesine dahilmiş gibi düşünülmelidir. Kadının üzerine geçirdiği kıyafetlerin renkleri üzerinde bu denli detaylı bir şekilde duruluyor olması, Kazım Efendi’nin Sultan’a olan örtük ilgisini dışa vurur. Giyindiği kıyafetlerin onu ısıtıyor oluşuna ilişkin izlenimse, adamın kadına karşı hissettiği şefkatin ifadesi olarak okunabilir. Ama bu noktada dikkatten kaçmaması gereken çok daha önemli bir husus daha vardır.
Kazım Efendi Sultan’ın yanındaki kız çocuğunu sarı ve gür saçlı oluşu yanısıra hafifçe çarpık olan bacakları üzerinden betimleme yolunu tutar. Çocuğun adamda bıraktığı izlenimin bu iki fiziksel özelliğe aynı anda dikkat çekiyor oluşu, Sultan’ın yanında duranın büyük kız Güler mi, bir zamanlar kundakta olan Sevda adlı bebeğin büyümüş hali mi olduğu konusunda tereddüde kapılmamıza neden olur.
Gerçekten de Sevda bebek annesinin ona “çarpuğum” diye sesleniyor olmasından ötürü bu fiziksel özellikle işaretlenmiş vaziyettedir. Diğer yandan, evden çıkmadan önce kendisine çekidüzen verdiği büyük kızının düzelttiği saçları da sarı ve gürdür.
– Güler kız, gülerler kaldırasıca! diye seslendi hırsla.
Hazır mısın? Şişeleri aldın mı içeri?
Güler’in saz gibi gövdesi belirdi kapıda.
– Hazırım ana.
Sultan, kızının yanına kaymış yakasını düzeltti, önlüğünü süpürdü eliyle. Zavallı kız, bebek bakmaktan usandı bu yaşta, elleri açıldı. Yoksa güzel çocuk, şu burnunun altındaki yaralar da olmasa. Sarı kızım, kısmeti iyi olsun.
Sevda bebek babasıyla evde kalacak, büyük kız Güler ise annesiyle evden çıkıp ona süt dağıtmakta yardım ettikten sonra okula gidecektir. Annenin kızını “sarı kızım” diye tanımlamasıyla Kazım Efendi’nin onu “sapsarı kafası” üzerinden betimleyişi arasındaki parallelliğin dikkatlerden kaçmaması çok önemlidir. Eğer her iki izlenim büyük kız Güler’e dair izlenimlerse, o zaman Sevda bebeğe ait olduğunu metnin biraz yukarısında öğrenmiş olduğumuz çarpık bacaklar nereden çıkmıştır? Bu durumda Sevda’nın soyaçekim sonucu olarak ablasına benzediği, onun gibi çarpık bacaklı olduğu sonucuna varmak icap eder.
Diğer yandan, eğer çarpık bacaklı çocuk Sevda ise aradan en az yedi sekiz yıl geçmiş olmalıdır. Bu durumda zamanın akışına bağlı olan beyhudelik duygusu onun üzerinden bir kez daha somutlaşmış olur. Annesi gibi sütçülük yapmaya yazgılı olan Güler’i aradan geçen yıllar içinde kardeşi takip edecek, bu insanlar ortak bir kaderi paylaşmaktan ve kendi varoluşlarına borçlu olarak yaşayıp gitmelerinin önünü açacak kadere teslim olmaktan kurtulamayacaklardır.
Yok eğer sarı saç verisine bağlı kalınır da Sultan’ın yanındaki kızın Güler olduğunda ısrarcı olunursa, tüm öykü boyunca baş kişi olarak öne çıkan zaman sahneden çekilmiş olur. Ne var ki, Kazım Efendi’nin Sultan ve kızına ilişkin izlenimlerinin devamını getirecek olan aşağıya alıntıladığım pasaj zamanın perde arkasına çekilmesinin önüne geçer:
Kazım Efendi, onlara hep bir “Merhaba!” demek istemiştir. Kaç yıldır. Önceleri yakışık almaz diye düşünmüştü, şimdi de gecikti işte, söyleyemez artık. Yıllardır, tanrının günü sekize tam çeyrek kala durakta görür onu. Hiç sektirmez. Pazarları bile Kurum’un sütlerini dağıtır.
Kazım efendinin Sultan’a bir merhaba demekteki acziyetini sayan yıllar boyunca Sevda büyümüş, ablası Güler’in yerini alarak annesine yardım etmeye başlamış olmalıdır. Çarpık bacaklı Sevda’nın büyümesinde somutlaşan zaman, Kazım Efendi’nin “hayata karşı ürkekliği” ve çekingenliğinden kaynaklı pişmanlığını demlemiş, bu pişmanlığı patronunun lüks aracını satın almaktan kaynaklı pişmanlığının üzerine eklemiştir.
Sonuç: Yanlış Yazılmış Güzel Bir Öykü
Kısa bir öyküde karakterlerden birine ait olan bir özellik bir kez dile getirildi mi, adı verilmeden aynı özellikle sahneye çıkacak olan karakterin bu karakterle aynı kişi olması gerekir. Anlatının matematiği yanısıra okuyucuyla yazar arasında yapılan sözleşme bunun böyle olmasını gerektirir; Çehov’un duvara asılı tüfeğinin gösterildikten bir süre sonra patlamak zorunda oluşuna benzer edebi bir zorunluluktur bu.
Eğer zamanın başrolde olduğu bir öyküyle karşı karşıya olduğumuza ilişkin yorumum doğruysa, zamansal akışı sahnenin en görünür yerine çıkartmaya imkan verecek böyle bir karşılaşma çok önemli olacaktır. Büyüyen bebek üzerinden akıtılan zamana karşın değiştirilemeyen kader temasını en vurucu şekilde somutlaştırma şansını kaçırmış olmak Tomris Uyar kalibresindeki bir yazar için büyük bir gaftır. Bunu affedilebilir kılacak tek şey ise öykünün duygusal tonundaki yoğunluk olabilir.
“Süt Payı” bu anlamıyla yanlış yazılmasına rağmen büyüsünü korumayı başarmış çok başarılı bir eser olarak kayda geçmelidir.