Sosyal gerçekliğin doğal gerçekliğin yerini neredeyse tamamıyla işgal ettiği günümüzde, dinler ve klasik ahlaki sistemler kapsamında şiddetle kınanan kibrin çok değişik kılıklara girerek kendini gizleyebildiğine tanık oluyoruz. Su gibi akışkan ve gölge gibi kaypak bir fenomen olan kibir, kendisine maruz kaldığımız her durumda nedenini çözemediğimiz bir can sıkıntısı yaratarak modern toplumsal varoluşumuza damgasını vuruyor. Onu suçüstü yakalamak; Woody Allen’ın “Leonard Zelig” karakteri gibi şaşkınlık verici bir kılık değiştirme kabiliyetine sahip görünen bu sosyal varoluş örüntüsü üzerinde bir parça düşünmeyi gerekli kılıyor.
Kibrin Böylesini Ancak Yazarlar Avlar

Sema Kaygusuz, nahif bir varoluşun toplum içindeki hareket alanını daraltan kibir duvarı üzerinde büyük bir incelikle akıl yürütmeyi başarmış yazarlardandır. Aramızdaki Ağaç adlı kitabında derlenen “Kibrin Gizli Seremonisi” başlıklı denemede yazar, eski üniversite arkadaşı Özgür’le yıllar sonra akşam yemeğinde biraraya gelen Aslı’nın yaşadıklarına odaklanır.[i]
Kendisini sürekli olarak utangaçlığı, anlamadıkları ve beceremedikleriyle gündeme getirerek sohbetin tamamına hakim olmayı başaran Özgür, içilecek şaraptan konuşulacak konuya kadar seçim yapma sorumluluğunu bütünüyle Aslı’ya bırakır. O anda tam olarak farkına varmamış olsa da, görüşme esnasında maruz kaldığı şeyin bir tür şiddet olduğunu anlamak için eve dönüp yalnız kalması gerekir genç kadının. Söz konusu şiddetin kaynağı kendisine ters köşe yapmış kibir gösterisinden başka bir şey değildir.
Kibir, normal şartlar altında, karşısındakinin üzerine ağzından köpükler saçarak patlayan bir böbürlenme olarak zuhur etse de, bu özel örnekte kendini alçakgönüllülük kisvesi altında sunmayı başarmıştır. Felsefe ve tarih konusunda bildiklerini ortaya dökerken oldukça konuşkan olan, ama iş şaraptan, sosyal ilişkilerden ve modadan bahsetmeye geldi mi hiçbir şeyden anlamayan bir adam vardır karşımızda.
Mesele bildiği konularda karşısındaki kadını konuşturmuyor olması değildir. Hatta laf aramızda, Sema Kaygusuz hiç böyle bir bilgi vermemiş olsa da, ben onun yeri geldiğinde gayet iyi bir dinleyici olduğuna bile neredeyse eminim. Sorun, adamın bildiği alanlarda karşısındakini susturmasından ziyade, fikir sahibi olmamaktan gurur duyduğu alanlarda karşısındakini konuşmak zorunda bırakmasıdır. Çevresindekileri kendisinin tenezzül etmediği meselelere iltifat etmekle itham eden özel bir şımarıklık formudur burada karşımıza çıkan. Sırtına bastığı kişinin üzerinde yükselirken onu aynı anda aşağı itmek, böylelikle de aradaki mesafenin normalin iki katı hızla açılmasını sağlamak… İşte aşağı yukarı böyledir manipülasyon olarak hayata geçen kibrin özenle hazırlanmış tiyatro sahnesi.
“Vallahi Bu Konuda Mütevazi Olmayacağım!”

Kaygusuz’un ortaya koyduğu çözümlemenin inceliği, kibrin daha kalın taraflarından bahsetmek konusunda kolları sıvamış olan benim gibilerin gözünü korkutmamalıdır kuşkusuz. Onun verdiği örnekte bir mizansen söz konusudur. Çünkü kibir gösterisi yapacak olan aktör bunun için bir dekor ve en az bir yardımcı oyuncuya ihtiyacı olduğunu bilecek kadar akıllı; rol dağılımını oyunu prova ederken yapacak kadar tecrübeli ve karşıdakini bariz bir şekilde ezmeyecek kadar zevk sahibi ve naziktir.
Ne var ki kibir, burnu büyük estetlerle zevk sahibi burjuvaların meydana getirdiği küçük topluluklarda prova edilen bir oyun türü olmakla kalmaz. Toplumun hemen her kesimi kendi fıtratınca bu teatral temsilin bir parçası olmaya yazgılıdır adeta. Oyunlar bölgeden bölgeye farklılık gösterse de, şu replik neredeyse değişmeden kalır: “Vallahi bu konuda mütevazi olmayacağım!”
Sık kullanılan bu ifadeyi, her şeyden önce, “Peki şu ana kadar bahsettiğin konuların hangisinde minimal düzeyde de olsa bir tevazu gösterdiğini düşünüyorsun?” sorusuna davetiye çıkarıyor olması ölçüsünde komik bulmamak zordur. Bu cümlenin dudaklarından döküldüğü ana kadar kendini övmekten başka bir şey yapmamış olan kişi, üstüne bir de bunu söylediğinde aymazlığın doruklarına varmış, bu anlamıyla da öfke uyandırmaktan çok gülünç duruma düşmüştür.
Cümlenin açığa vurduğu ikinci bir şey daha vardır ki, bu da kibrin doğasına nüfuz edebilmek için ilkinden bile daha önemli bir rol oynayabilir. Kişi gerçekten de o ana kadar alçakgönüllü davranmışsa, şimdi artık bu rolü bırakma zamanının geldiğini bildiriyordur. O ana kadar kendini böbürlenmek konusu söz konusu olduğunda doğal olmayan bir şekilde tutmak zorunda kalmışsa, üzerinde düşünmekte olduğumuz bu cümlenin anlamı da değişir. Söylenen şey artık “Kimse benden bu konuda mütevazi olmamı beklemesin” anlamına gelmekten çok, “Bu tevazu oyununu sonuna kadar sürdürmemi beklemiyorsunuzdur umarım; şu ana değin kendimi tuttuğum yeter!” gibi bir şey ifade etmeye başlamıştır.
Evet, garip olan, günümüzde insanların alçakgönüllü davranmayı ekstra bir tutum addetmeleri; yeri geldiğinde böbürlenmeye varacak derecede kendinden bahsetmeyi ise normal kabul ediyor olmalıdır. İki kişi arasındaki konuşma masaya yatırılmış bir konu hakkında ortak olarak akıl yürütmektense, karşı tarafı da kendini kanıtlama yarışına iştirake mecbur bırakan incelikli ya da kaba bir ego gösterisine dönüşmüş vaziyettedir.
Kibrin Diyalektiği

Dilsel bir form olarak anlatının yapısalcı çözümlemesini yapmaya giriştiği Logique du Récit (Anlatının Mantığı) adlı kitabında Claude Bremond, anlatıyı kat eden olay örgüsüne bütünlük kazandırıp onu anlamlı kılanın eylemler olduğunu vurgular. Herhangi bir eylemi anlamlandırabilmek için onu ifa eden faile olduğu kadar (l’agent), söz konusu eyleme maruz kalana, yani mefule (le patient) de dikkat etmek gerekir.[ii]
Düşünüm sürecini yukarıda söylenen ışığında devam ettirecek olursak, kibir gösterisi olarak adlandırılacak eylemi anlamlandırmak üzere kibirlenene odaklanırken kibre maruz kalanı da gözden kaçırmamanın önemine dikkat çekmek kaçınılmaz hale gelir. Bu noktada sorulacak en önemli soru şudur: Bir görüşme süresince karşıdakinin böbürlenmelerine maruz kalan kişinin bütünüyle pasif bir kurban olarak telakki edilmesi mümkün müdür?
Tabi ki, hayır. Konuşmakta olanın yapmakta olduğu ego gösterini seyretmek zorunda kalan kişi, fırsat bulsa o ortamı derhal terk edecek kişi olmaktan uzaktır. Onun yaptığı, daha ziyade, sırasını beklemek, yeri geldiğinde aynı performansı kendisi de sergilemektir. Kibrin şiddetine maruz kalanın bu sabırsız bekleyişinden kaynaklı gerilimin kibirlenmekte olan tarafından algılanmadığını düşünmekse safdillik olur.
Gerçekten de, sıranın kendisine gelmesini beklemekten başka bir şey yapmayan meful, bu anlamıyla faile enerji aktarımı yapmış; dolayısıyla da icra edilmekte olan fiilin önü alınamaz bir kasırga kıvamına gelmesine katkı vermiş olur. Böbürlenmekte olanın tiradı, dinleyenin küçük bir yorum yapmak için bile olsa araya girmesine fırsat bırakmayacak bir yoğunluğa eriştiğinde, bu yoğunluğu yaratan enerjinin sadece onun kendine duyduğu hayranlığın enerjisiyle beslenmekle kalmadığını idrak etme şansımız olur.
Bu anlamıyla kibir, onu satan kadar onun alıcısı olanın da içinde yer aldığı bir değerler piyasasında uygulanmakta olan bir satış stratejisi olarak iş görür. Satılan mal ise bireylerin egolarından başka bir şey değildir. Kim diğerlerine kendisini yüksek bir değer olarak pazarlamayı başarırsa, toplumsal hiyerarşinin üst basamaklarına tırmanma ayrıcalığını kazandığı söylenecek olan da odur.
Toplumsal Bir Fenomen Olarak Kibir

Varlık nedeni olarak kibirleneni olduğu kadar kibir gösterisine maruz kalanı da şart koşan bir fenomen olarak kibir, kuşkusuz ki toplumsal bir olgudur. Modern toplum, bir ilişkilenme biçimi olarak varlığını kibir pratiğine borçludur. Felsefe tarihinde bunu teşhis eden ilk düşünür, toplum sözleşmesi kuramcılarının önde gelenlerinden biri olan Jean-Jacques Rousseau’dan başkası değildir.
Fransız düşün dünyasının bir başka parlak yıldızı konumundaki Claude Lévi-Strausse’un ilk antropoloji kitabı olarak öne çıkarttığı İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Kaynağı adlı eserinde Rousseau, doğa durumundan toplumsallığa geçiş süreçlerinin nasıl gerçekleşmiş olduğu konusunda mantıksal bir düşünce deneyi yapar. Toplumsallaşma aşamasını önceleyen doğa durumunda insanlar doğal ihtiyaçları ile baş başadırlar. Söz konusu ihtiyaçları karşılamak için kullandıkları doğal yeteneklerden başka kendilerini kimliklendirecek hiçbir şeye sahip değildirler. Bu anlamıyla doğal insanın hayvandan herhangi bir farkı yoktur. Tek yaptıkları hayatta kalmak için kendilerine gerekli olanı doğadan devşirmeye çalışmaktan ibarettir.[iii]
İnsanlar, ne zamanki barınaklar oluşturur, yerleşik hayata geçip ısınmak ve dinlenmek üzere kulübelerinin önünde yaktıkları ateşin etrafında toplanırlar; işte o zaman birbirlerinin bakışını fark etmeye başlarlar. Toplumsal prestij, beğenilme, diğerlerinden daha üstün olduğunu gösterme arzusu ve kıskançlık gibi toplumsal fenomenlerin ortaya çıkması için gerekli koşullar hazırdır artık.[iv]
Toplum Sözleşmesi, Rousseau’nun, tek tek kişilerin diğerlerinin önüne geçme çabasını uygun şekilde baskılayacak ve bu sayede de toplumun çekirdeğini meydana getirecek genel iradenin (volonté générale) tesis edilme süreçlerini tartıştığı kitabıdır. Kendi kendine ihtimam gösterme anlamına gelen amour de soi ile bizim kibir olarak tabir ettiğimiz amour propre ayrımının yapıldığı metin budur. Kibir, kendisi için bir takım ayrıcalıklar yaratmanın peşinde koşanların arzusuna karşılık gelirken, genel irade ortak yararın peşinde koşar. Herkesin arzularının yanyana getirildiğinde (benim için iyi olan senin için kötü, senin için iyi olan benim için kötü anlamında) artılar ve eksilerin birbirini eşitlediği sıfır toplamına ulaşılır. Söz konusu sıfır noktası, genel iradeye, toplumun genel istemine eşittir.[v]
İnsanlar normal şartlar altında kendi bedenlerini ve parçası oldukları toplumsal bedeni gözeterek yaşamak durumundadırlar. Kendine ve kişiyi o kişi olarak kimliklendiren topluma verilen öncelik amour de soi olarak tabir edilir. Ama diğerleriyle yarışmak, toplum nezdinde olduğundan fazla görünmek için insan kendi bedenine ve içine katıldığı toplumsal düzene her an zarar verebilecek durumdadır. Başkaları tarafından alkışlanabilmek adına sağlığını ve hatta yaşamını tehlikeye atacak olan kişinin temel motivasyonu amour propre, yani kibirdir.
Sonuç: Toplumsal Bedenin Kalbi Olarak Kibir
Sema Kaygusuz’un muhayyel akşam yemeği buluşmasında kendini gösteren kibirle Rousseau’nun toplum kurulumunun temel bileşeni olarak adını andığı kibri aynı ortak paydada buluşturmak mümkündür. Değil mi ya? Olduğundan fazla görünebilmek için sağlığından bile vazgeçmeye hazır olan kişi, kendini daha karizmatik ve güçlü gösterebilmek adına başkasını aşağılamaktan mı imtina edecektir?
Kimse tek başına kibre kapılmaz. Kibri tetikleyen seyirci konumdakilerdir. Bir dost meclisinde içkiyi fazla kaçırdığı için diğerlerinden müsaade isteyen kişinin kendine ihtimam gösteren, akıllı bir birey olduğunu söylemek icap eder. Ama masadakilerin sonu gelmez ısrar ve alayları karşısında ayrılma kararından vazgeçip kendine yeni bir kadeh doldurursa, aynı kişinin kibrin büyüsüne kapılmış olduğunu tespit etmek gerekir. Toplumun çağrısı sağduyuya galebe çalmış, kişi onu kendinden vazgeçmeye götüren bir karar almak durumunda kalmıştır.
Toplumu, hiç kuşku yok ki, bireyler meydana getirir. Birey ise bir parçasıyla toplumun ortalama bir bileşeniyken, saklı kalmış diğer yanıyla içinde onu diğerlerinden ayıracak akıl almaz fantezilerin kaynadığı bir kazan konumundadır. Toplum sözleşmesi yapılıp da eşitlik ve adalet üzerine bina edilmiş bir toplumsallığın inşa edildiği ideal bir durumda dahi, söz konusu sözleşmeyi yerle yeksan etmeye hazır olan kibirli bireylerin gayrimeşru fantezileri ve bu fantezilerin yarattığı tehdit her an orada durmaya devam eder.
Bu fanteziler toplumun kalbidir, zira ona kan pompalarlar. İçinde bireylerin kendilerini diğerlerine beğendirmek ya da diğerlerini geride bırakmak için yarışmadıkları bir toplumsal hayatı tahayyül etmek imkansızdır. Önemli olan bu toplumsal tanınma ihtiyacının belli sınırların ötesine geçmesine mani olabilmek, olası bir kalp krizinin toplumsal bedeni erken gelen bir sonla buluşturmasını engelleyebilmektir.
[i] Sema Kaygusuz, Aramızdaki Ağaç: Yazılar, Metis Yayıları, 2019., s. 102-5.
[ii] Claude Bremond, Logique du Récit, Éditions de Seuil, 1973, s. 139-161.
[iii] Jean-Jacques Rousseau, İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Kaynağı, çev. Rasih Nuri İleri, Say Yayınları, s. 94.
[iv] A.g.e, s.143.
[v] Jean-Jacques Rousseau, Toplum Sözleşmesi, çev. Vedat Günyol, Türkiye İş Bankası Yayınları, s. 26-7.