“Gazoz Ağacı” (Sabahattin Kudret Aksal): Öykü İncelemesi

Yazar: Emrah Günok | Felsefeci

1920’de İstanbul’da doğan Sabahattin Kudret Aksal, öykücüden çok şair ve oyun yazarı olarak bilinir. 1944 yılında Şarkılı Kahve’nin yayınlanmasını müteakip hayatının sonuna kadar şiir yazmaya devam eden Aksal, 1954 yılında Varlık Yayınları’ndan Gazoz Ağacı başlıklı öykü derlemesini bastırır. Kitap 1955 yılında Haldun Taner’in On İkiye Bir Var adlı çalışmasıyla Sait Faik Hikaye Armağanı’nı paylaşacaktır.

Bundan bir yıl sonra, 1956’da yazdığı Yaralı Hayvan ise yazarın ikinci ve son öykü kitabıdır.

İçindekiler

Gazoz Ağacının Anlamı

Aslında bir felsefeci olan ve çeşitli liselerde bu konuda dersler de veren yazarın büyük başarısı, temel disiplininin ona kazandırdığı derinleşme itiyadından edebiyat uğruna vazgeçebilmiş olmasında yatar. Toplum içinde bireyi, genel anlamda insanı anlamak üzere hayatı boyunca muhtemelen büyük felsefi eserler okumuş ve yorumlamış olan yazar, az yazmış olsa da bir öykücü olarak gür çıkan sesini edebi yazıda derin düşüncenin ağırlığından kurtulabilmesine borçludur.

Yazarın büyük hüneri edebi söylemin kavramlar üzerine değil imgeler; romandan bu anlamda farklılaşan öykünün ise olay örgüsü yerine ambiyans üzerine kurulma gerekliliğini daha başından itibaren idrak edebilmiş olmasıdır. Neredeyse bütünüyle fiziksel ortam tasvirleriyle dolu olan “Bir Dost” adlı ilk öykü Aksal’ın olay örgüsünü baskılayıp Sait Faik’in izlenimciliğine yaklaşmasının yolunu açar. Bir yere kadar bunun devamı olarak görülebilecek “Gazoz Ağacı” 1942 senesinde “İspati Kızı” başlığıyla Servetifünun Dergisi’nde yayınladığında “Bir Dost”un başarısını yakalamış gibidir. Bu anlatı ona yazarın daha sonra yaptığı bir eklentiyle maalesef ucuz Yeşilçam senaryosuna dönüşmüş, değerinden epeyce kaybetmiş görünür.

İşsiz bir genç adam olan Saim vaktinin büyük bölümünü mahalle kahvesinde pişti oynayıp arkadaşlarıyla şamata yaparak geçirir. Bir gün oyun oynadığı masanın yanındaki pencerenin hemen karşısındaki evin kızının hemen her gün pencereye çıktığını, üstelik de dışarıyı seyredecek birine göre fazla bakımlı ve şık olduğunu fark ettiğinde onun için her şey değişmeye başlar. Saim aşık olmuştur. Henüz tek kelime konuşmamış olduğu kadını pencereye çıktığı her durumda seyre dalan ve bu anlamda da oyuna konsantre olmakta güçlük çeken kahramanımız gazozuna oynadığı hemen her partiyi kaybeder. Artık kağıt oynamak için kahveye giren herkes kendisinden bedava gazoz içilecek kişi anlamında “gazoz ağacı” olarak adlandırılmaya başlanmış olan Saim’e yönlendirilir olmuştur.

Gel zaman git zaman genç adam bir punduna getirip kadınla tanışmayı başarır. Üstüne Melahat’in de ona ilgi duyduğu ortaya çıkınca bu iki insan evlenecekleri güne kadar birlikte yaşamak ve mahallelinin dedikodusundan ırak kalabilmek adına Beyoğlu’nun çamaşırhaneden bozma, harap bir odasına yerleşirler. Saim iş bulup çalışmaya başlasa bile geçim sıkıntısı çekmekten kaçınamayan yeni evli çift, yaşadıkları aşkın etkisiyle mutlu bir rüyaya dahil olmuş gibi hissettikleri uzun bir balayı sürecinin tadını çıkarırlar. Ama aralarındaki diyaloğun bir türlü gelişip derinleşememesi Saim’in içindeki yalnızlık duygusunun genişlemesine neden olacak, bu da onu eninde sonunda kaçamaklar yapıp soluğu eski mahallede alarak mahalle kahvesinde önceden alışık olduğu cümbüşe katılmasına neden olacaktır.

Okura Yanlış Yapmak

Servetifünun’da “İspati Kızı” başlığıyla yayınlanan hikaye buraya kadardır. Sabahattin Kudret Aksal nedense hikayeye bir eklenti yazarak onu genişletmiş, çifti ayırıp kadının kötü yola düşmesiyle sonuçlanacak bir senaryoyu hikayeye katma kararı vermiştir. Saim yıllar sonra mahalle arkadaşlarıyla eğlenmek için bir pavyona gittiğinde aşırı derecede makyaj yapmış olan eski eşini bir adamın kolunda mekandan çıkarken görecektir. Arkadaşları bu durumu konu edip genç adama bir travma yaşatmadıkları için de gece olaysız bir şekilde sona erecek, öykü bir kez daha bu şekilde bitecektir.

Öykü yanlış yazılabilir mi diye sorsak, bu soruda “yanlış” sözcüğünün üzerinde bir parça durmamız gerektiği açıktır. İkiyle üçün toplamını altı olarak veren ya da sokağın başında park etmiş kırmızı arabanın sarı olduğunu dile getiren cümlenin yanlışlığı gibi bir yanlışlık değildir tabi burada bahsini etmekte olduğum. Bu yanlışlık kurmaca eserin üretimiyle tüketimini aynı deneyimin iki karşı kutbu olarak konumlandırmayı sağlayacak olan yazar-okur sözleşmesinin ana maddelerinden birinin ihlali anlamına gelen bir yanlışlıktır. Böyle bir yanlışlığınsa olguyla mütekabiliyet şartını ihlal eden bildirimsel önermenin yanlışlığından ziyade varılan zımni anlaşmayı ihlal etmekle alakalı olan bir tarafı vardır. O halde “ihlal” yerine “yanlışlık” lafında ısrar ediyor olmamın gerekçesi ne olabilir?

Bu seçimi gerekçelendirmek için göstereceğim kaynak, yanlışlık sözcüğüne metaforik tını katan bir ifadedir: “Birine yanlış yapmak”. Nedir birine yanlış yapmak?

En az iki insan arasında yaşanmakta olan ve ortaya çıkmasına vesile olduğu duygusal ortaklık üzerinden uzun zamana yayılmış ilişki taraflardan birinin bencilce bir davranışı ya da kararı sonucunda bir sınırın aşılmış olduğu hissini doğurursa ortada bir yanlışlık olduğunu söylemek mümkün olur. İlişkiler sadece geçmişin ortak anılarını biriktiren bir reseptör olmakla kalmaz, geleceği ortaya serecek olan beklentilerin daha bugünden biçimlendirilmesine de yol açarlar. Dostluk birlikte deneyimlenenler ve hatırlananlar kadar ortak beklentiler üzerine de bina edilen bir toplumsal varoluş kipidir. Bu anlamıyla toplumsal bir ilişkilenme biçimi olarak kodlanması gereken edebiyat yazar ve okurunun dostluğunu kendi varlığının bir ön şartı olarak gündeme taşır.

Edebiyatın Varlık Nedeni Olarak Sözleşmeye Sadakat

Edebiyat Nedir? başlıklı uzun denemede Sartre yazar ve okuru arasındaki kurmaca sözleşmesinin her şeyden önce bir dürüstlük taahhüdü barındırdığını göstermeye çalışır. Kurmaca yazarı açısından dürüstlük ideolojik bir angajmana kapılmak ya da okur zihnini kendi çıkarı için manipüle etmek söz konusu olmaksızın kendini anlatının akışına bırakmak, yazdığı şeyin biraz da kendini yazmasına izin vermektir. Bunun okur için anlamı ise kıraat ettiği metni yazarın siyasi duruşu, psikolojisi, bir insan olarak gerçekleştirmeyi umduğu amaçların basit bir taşıyıcısı ya da aracı olarak değerlendirmekten kaçınmaktır. Bu ikisi kendi gündelik kimliklerinden kurtulup da ortaya çıkan metnin dünyasına koşulsuzca dahil olduklarında özgürlük söz konusu olmaya başlar.

Edebiyat ve sanat bu anlamıyla özgürlüğün içinde çiçek açacağı verimli toprağa karşılık gelir. Dikkate alınacak terk şeyin bu ikisi arasında zuhur eden kurmaca dünya olmasını mümkün kılmakla edebiyatın bir özgürleşme aracı olduğu sonucuna varmak da bu sayede kaçınılmaz görünür.

“İspati Kızı” başlığıyla Servetifünun dergisine teslim edilen metnin yazarı Sabahattin Kudret Aksal, Umberto Eco’nun terminolojisine başvuracak olursak, “örnek yazar”ken, bu öyküyü okuyacak olan kitle de onu ancak “örnek okur”a dönüşmeye başlayabilirse anlayabilir. “Gazoz Ağacı” aslında bir oyundur ve oyunun yaratıcısı onu çözümü güç ama mümkün olan bilmeceler sayesinde vücuda getiren örnek yazarken, bu oyunu ona hakkını vererek oynayacak olan örnek okur da yazarın kim olduğunu zerre kadar aklına getirmeksizin akışa teslim olan örnek okuyucudur. Örnek yazar ve örnek okuyucu ikilisi ampirik kimliklerini bir kenara bırakmayı başarmakla edebi eserin aslında öznelerarasılık içeren bir varlık kipine sahip olduğunu açığa vururlar.

Ne var ki “İspati Kızı”nı “Gazoz Ağacı”na dönüştürmek yazarın mızıkçılık yapıp bu kutsal sözleşmeyi ihlal ettiğini; bu anlamıyla da kendi ampirik karakterine (para kazanma ihtiyacıyla karakterize olunabilecek olan Sabahattin Kudret Aksal kişisine, mesela) dönüş yaparak eserinin edebi değerini düşürdüğü sonucuna varmak mümkündür. Çünkü “İspati Kızı”nı öykü haline getiren ana karakter konumundaki Saim’in başından sonuna almaya hazırlandığı kararın askıda bırakılmasından kaynaklı gerilimdir.

Gerçekten de, elimizdeki öyküye gerilim katıp onu edebi bir eser haline getirenin şu soru olduğunu pek az kişi inkar edebilir: Saim bütün varlık yatırımını kendi istediği kadınla kurduğu birlikteliğe mi yapacaktır, yoksa onu tüm sorumluluklardan azade kılan o kahve atmosferinin yarattığı duygusal çekime kapılarak bu birlikteliği tehlikeye mi atacaktır?

Bu hassas dengenin bozulup da Saim’in işten çıktıktan sonra her zaman yaptığı gibi eve dönmektense “bir kereliğine” eski mahalleye, kahvedeki arkadaşlarının yanına gitme kararı alma anı “İspati Kızı”nı bitirirken, daha sonra eseri satılabilir bir metaya dönüştürme hırsına kapılan yazarın yaptığı ucuz eklenti “Gazoz Ağacı”na içerdiği fazlalık yüzünden epeyce değer kaybettirir. Hatta denilebilir ki, bu eklenti bitmiş esere (“İspati Kızı”nı) bir bitmemişlik havası ekler. Çünkü tek bir gerilim üzerine kurulan öykü, şimdi bu iki karakterin (Saim ve Melahat’in) ayrılık sonrasında gerçekleşen bu karşılaşmadan sonra ayrı ayrı nasıl bir kadere yürüdükleri sorusunu tekrar sordurup bir romanın yeni bir bölümüne başlıyormuşuz hissi uyandırır.

Bu bir öykü için sadece arızi değil, fahiş bir hatadır; yani bir yanlışlıktır.

Aksal örnek okur olarak çıktığı yoldan büyük ihtimalle kişisel arzularına kapılarak dönmüş, bu anlamıyla da örnek yazar olmaktan çıkıp ampirik yazara, gündelik hayatta karşılaşılabilecek herhangi birine dönüşmüş olur. Buysa kişinin içine düşebileceği en büyük günahlardan biri olan “dost kazığı”na karşılık geldiği içindir ki, örnek olma payesini kaybederek ampirik yazara dönüşen Aksal’a edebi itibarını büyük ölçüde kaybettirir.

Sevmek Sevilenin Etrafına Edebi Bir Dünya Kurmaktır

Eski arkadaşlarına duyduğu özlemle yeni girdiği ilişkiye karşı geliştirmiş olduğu bağlılık arasında yavaş yavaş ortaya çıkmaya başlayan gerilimin öykünün tek konusu olduğundan yukarıda bahsetmiştim. Bu gerilim adamın bekarlık günlerini hayal ederek geliştirdiği iştiyakı Melahat’ın yavaş yavaş sezmeye başlaması ve bunu da her akşam gittikleri sinemanın çıkışında Saim’e söylemesiyle iyice açığa çıkar. Neden düşünceli bir suskunluk içine gömülmüş olduğunu soran Melahat’e aklına gelenin eski arkadaşları ve ortamı olduğunu söyleyen Saim Melahat’in şu yanıtıyla yüzleşmek durumunda kalacaktır:

Demek kahveyi de, arkadaşlarını da bana değişiyorsun. Daha buraya gelmezden önce sana bir şeyleri, sana dünyaları değişmem demiştin hani?

Çok fazla geçmese, hatta metnin yalnızca tek bir yerinde dillendirilmiş olsa da Melahat’in bu yakınması Saim’in içinde ortaya çıkan ve öyküye yakıt sağlayan temel gerilimi somutlaştırıp görünür kılmak gibi bir işleve sahiptir. Ama Melahat’ın öyküye ona özgü dokuyu kazandıran bu gerilim öğesinin açığa çıkması için konuşmasına bile gerek yoktur. Çünkü bu tema en az iki yerde daha karşımıza çıkacak, incelemekte olduğumuz bu öykü için asıl meselenin güçlü duyguların hayata mal edilebilecek ruhsal dalgalanmalardansa edebiyata ait olduğunu anlamamıza vesile olacaktır.

Söz konusu temayı ayrımsayıp idrak edebilmek, Aksal’ın kendi yazarlık uğraşını hayatın bütününe ne ölçüde yayabildiğini ve hayale gerçekliğin kurulumunda verdiğin yerin ağırlığını doğru tartabilmek açısından önemlidir. Yukarıda bahsini ettiğim Saim’e özgü duygusal gerilim öykünün ana konusuysa eğer, aşkı mümkün kılanın aşık kişinin bakışı olduğuna yönelik tekrarlanan sezgi bu anlatıyı öykü haline getiren atmosferin temel yapıtaşı konumundadır.

Evet, Saim Melahat’e aşık olduğunda onu pencerede görmekten öteye geçmiş değildir. Öykü bize adamın içine atılan sevgi tohumunu filizlendirenin yine onun kadınla kurabileceği ortak geleceğe yönelik hayalleri olduğunu anlamamızı sağlayacak pek çok veri sunar. Kadının maşuka dönüşmesi güzelliğinden ziyade aşıkın güçlü muhayyilesinden fışkıran masal atmosferidir: Saim kahvede pişti oynadığı sürece Melahat’le gelecekte kurabileceği ortak yaşantının müellifine dönüşmüş, aşkın tetiklediği edebi yaratım sürecinin ürettiği meşgalenin dikkat dağıtıcı etkisi sonucunda da önceden kazandığı iskambil partilerini kaybeder olmuştur.

Öyküye ona özgü rengi veren atmosfer öğesinin aşkı gerçekliğin üzerine eklenen hayal fazlasına mal eden görüş, bu ikisi birlikte yaşamaya başlayıp da akşamları konuşacak bir şey bulamadıklarında Saim’in Melahat’ten yavaş yavaş soğumasına yol açtığında iyiden iyiye somutlaşmış olur. Kadının fiziksel mevcudiyeti, o mevcudiyeti hayallerinin biricik nesnesi haline getirmiş olan adamın muhayyilesinde tutukluk yaratarak aşkı öldürmüş olur.

Kadına kavuşmak aynı zamanda masala veda etmek anlamına geldiği içindir ki, artık gazoz vermeyen bir Saim de kurumuş bir ağaca dönüşüp dramatik değerini kaybeder.

Aşkı İnsanlar Yaşamaz, Yazarlar Yazar

Saim Melahat’le arasındaki ilişkinin bilinçsiz müellifi olarak görülecekse, Sabahattin Kudret Aksal da bir öykü yazarı olarak hayata büyü katan, aşkı mümkün kılanın edebiyat insanı olarak kendisi olduğunu söylemeye çalışıyor gibidir. Bir önceki bölümde bahsettiğim o münasebetsiz eklenti bile Aksal’ın aynı mesajı vermekten vazgeçmediğini gösteren başka örneklerle doludur.

Saim sabah erkenden işe gitmek üzere yola koyulduğunda evde yalnız kalan Melahat ev işlerinin en geç saat on buçukta tamamlandığını, günün geri kalanında dört duvarla baş başa kalacağını düşünerek umutsuzluğa kapılmaya başlar. Adamın gazabından korktuğu için evden de çıkamayan kadın bir gün sıkıntıdan bunalıp da evin kapısını açtığında koridorda sigara içmekte olan genç bir adamla karşılaşır. Üst kattaki pantoloncuda çalıştığını söyleyen genç çırak düzgün taranmış saçlarıyla kadının üzerinde iyi bir intiba bırakır. Oğlanın verdiği sigara molalarının düzenlilik arz ettiğini fark etmekte gecikmeyen Melahat, Saim’den kalan boşlukla dolan zamanı her gün kapıyı açıp bu yakışıklı gençle konuşarak geçirmeye başlar. Yakışıklı olsa da bir ayağının aksadığını fark ettiği genç adamla bir süre sonra flört etmeye, Saim’i terk edip de onunla çıkılacak yeni bir hayat yolculuğunun planlarını yapmaya başlaması çok uzun sürmeyecektir.

Saim nasıl ki pineklediği eski kahveden onu seyrederek hayaller kurmuştur, Melahat de oğlanla ilgili hislerini ona tam olarak açmaksızın içinde filizlenen yeni hayali büyütür ve karşı cins tarafından beğeniliyor olmanın tadını çıkarmaya devam eder. Oğlanın aksayan ayağı onu hayalden gerçeğe dönmeye davet ediyor olsa da, güzel yüzü ve saçlarıyla kadına hayaller kurdurmayı başaran çırağın da bu konuda ondan aşağı kaldığı söylenemez. Genç çırak “abla” diye hitap genç kadının ona uzattığı elmaya çoktan uzanmış, birikmiş parası sayesinde kuracağı yeni hayatı ortak bir gelecek planı olarak kadının ayakları altına sermiş vaziyettedir.

Ama ne o Melahat’e Saim’i terk edip de yola çıkma zamanının geldiğini bildirmeye cüret edebilir, ne de Melahat çırağın önüne serdiği yeni yaşam vaadinin Saim’inkinden farksız oluşundan kaynaklı hayal kırıklığından bahsetmeyi göze alabilir (sonuçta o da Melahat’e Saim’in zamanında yaptığı gibi çalışacağının sözünü vermekle kalmış değil midir?)

Bu noktada çırağın Saim’den korktuğu için harekete geçmeyi, kadınınsa hayatını paylaştığı erkekten ayrılmayı göze alamadığı yönündeki olası yorumun anlamsızlığını görebilmek önemlidir. Aslolan, her iki karakterin de, tıpkı hikayenin başında Saim’in de başına geldiği gibi, kurdukları hayali gerçeklikle buluşturmanın mutluluk kaynağını kurutmak anlamına gelebileceğini belli belirsiz seziyor olmalarıdır.

Birbirlerine bir gün Saim’den uzaklaşıp başka bir yerde yeni bir hayata başlamak yönünde verdikleri sözün lafta kalması, onların mutluluğu bu hayalin hayata geçirilmesinde değil de bizzat kendisinde buluyor olduklarını düşündürür.

Hayalin ve beklentinin mutluluk kaynağı olmak bakımından her türlü gerçekliğin ötesine geçebildiğini sonuna kadar tekrarlayan ve bu şekilde de öykünün nakaratı haline gelen bu tema, Sabahattin Kudret Aksal’ın “İspati Kızı”na yazdığı gereksiz eklentiye dahi bir değer katacaktır.

“Gazoz Ağacı”nı sadece kurtaran değil aynı zamanda oldukça iyi bir öykü haline getirenin sözünü etmekte olduğum leitmotif olduğunu idrak edebilmek bu anlamıyla büyük önem taşır.

Asıl Mutluluk Mutluluğu Beklemektir

Ama altın yumurtlayan tavuğu kesmemek gerektiğine yönelik bu incelikli sezgi işten eve, yolunu gözleyen Melahat’e dönerken Saim’in aklından geçenleri dışa vuran şu pasajda tamamına ermiş, en iyi ifadesini bulmuş gibi düşünülebilir:

Hafif bir yokuşu yavaşça çıkıyordu. Bir arsada, ya da sokağın ortasında çift kale yapmış, top oynayan çocuklar görüyor, oyunlarına dalıyordu. Bir ara bir evin arkada balkonuna asılmış çamaşırlara gözü dalıyor, bir ara da başını gökyüzüne kaldırınca, içinden çıkılmaz bir karışıklık içindeki radyo antenleriyle karşılaşıyordu. Ne görse, her şey bir hoş ediyordu yüreğini. Evde bir kadının beklediğini bilerek, acele etmeden, gördüklerinin tadını çıkararak eve dönmek ne güzelmiş meğer. Nasıl olsa erişilecek bir mutluluğu geciktirmekte, tadına doyulmaz bir güzellik vardı.

Mutluluğu onu kaynağında kurutarak alelacele yutuvermeyi motive eden dizginsiz iştah kişiyi ancak bir şark kurnazı kılacakken, gönül hoşluğunu besleyecek kaynağı geciktirerek yudum yudum içmek yönündeki kararlılık öznesini gerçek bir mutluluk üstadı haline getirir.

Felsefe okuyan hemen herkes Spinoza’nın parmağından çıkartmadığı yüzüğünde Latince “temkin” yazdığını bilir. Temkinli olmak hem bedensel ve ruhsal ihtiyacı gidermek konusundaki acelecilik ve aşırı tüketiciliğin önüne geçerek hastalığı engeller, hem de kendini sınırlamayı bilenin başkasının hakkına tecavüz etme ihtimalini en aza indirerek bir sorumluluk ahlakına dönüşme potansiyeli taşır. Sağlığını muhafaza ve başkalarını hoşnut edebilmekten kaynaklı mutluluk böylelikle ahlaki tutumla birleşerek felsefe tarihine damgasını vuran ikilemi de çözüme kavuşturmuş olur.

Sabahattin Kudret Aksal’ın Spinoza’nın bilgeliğinden haberdar görünmesinde, bir felsefeci olduğu hatırlanacak olursa, şaşılacak bir taraf yoktur. Ama onun edebi ustalığı kalemini bu konudaki felsefi tutumunu doğrudan doğruya ifade etmekten kaçınıp da onu ifade etme işini bir dolayım aracı olarak öykünün kendisine bırakabilmiş olmasıdır.

Sonuç

Bu anlamıyla Saim, Melahat ve pantoloncu çırağının kana kana içmekte acele etmedikleri ahlak ve mutluluk pınarı Sabahattin Kudret Aksal’ın muhayyilesini de sulamış, ona bitmiş öyküyü uzatma kararı almış olmasından dolayı yakıştırabilecek sathilik yakıştırmasını boşa düşürmüştür.

Yazarın “İspati Kızı”nı “Gazoz Ağacı”na dönüştürmek için yaptığı hamleyi onun estetik algısına bağlamaktansa o dönem muhtemelen içine düştüğü geçim sıkıntısıyla açıklamayı tercih etmemin nedeni budur. Hayatına Saim’in onun etrafına ördüğü masal sayesinde giren ve somut varoluşuyla masalı havasız bırakarak boğduğu için adamın hayatından çıkmak zorunda kalan Melahat, öykünün sonuna gelindiğinde aynı etkiyi başkaları için de üretmekten geri kalmaz.

Evet, öykünün final sahnesinde Saim’e bir adamın koluna girmiş halde rastlayıveren kadın o gece yaptığı ağır makyajı destekleyen parfümünün kokusunu ardında bırakarak sahneyi terk ettiğinde, kokuyla içleri hoş olup da Saim’i zamanında çarpan havanın etkinde kalma sırası o an ona eşlik etmekte olan arkadaşlarına gelmiş olur.

Kadının anlatıyı terk ettiği öykünün bu son sahnesine sinen parfüm kokusu, Sabahattin Kudret Aksal’ın ticari taviz vermek zorunda kaldığı bir anda bile estetik kaygıları bir yana bırakmadığının göstergesi olarak değerlendirilebilir. “Gazoz Ağacı” tam ortasında göze çarpan büyük dikiş izine rağmen Melahat’in parfüm kokusuna borçlu olduğu çekiciliği sonuna kadar kaybetmemiş gibi düşünülebilirler.

Bu, gerçek bir yazarın kurmaca sözleşmesinde vermiş olduğu sözü unutmadığını ve estetik duyarlılığı doğal bir refleks haline getirdiğini gösteriyor olması kadar, ortada yazı ahlakı gibi bir şeyin söz konusu olduğunu da fark etmemize vesile olur.

Ahlak edebiyattan yaşama doğru genişler; bunun tersi kesinlikle doğru değildir.

Yazar Hakkında:

Emrah Günok

Çileli bir öğrencilik döneminin ardından, 1999 yılında Hacettepe Üniversitesi Maden Muhendisliği bölümünden mezun oldum. Mezuniyeti takiben, 2000 yılında ODTÜ felsefe bölümüne kaydolup, bu bölümden yüksek lisans ve doktora diploması aldım. 2012, yardımcı doçent olarak atandığım Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi'nde göreve basladığım sene oldu. Burada 5 yıl kadar görev yapıp, 2016 yılinda imzaladığım barış bildirisi gerekçe gösterilerek işimden atıldım. Hali hazırda sokak felsefecisi olarak yaşıyor, diğer yandan da görevime döneceğim günü bekliyorum. Evliyim ve Elif Nazlı' nın babasıyım.

Paylaş

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir