“Esir Sözler Kuyusu” (Sema Kaygusuz): Öykü İncelemesi

Yazar: Emrah Günok | Felsefeci

Esir Sözler Kuyusu, Sema Kaygusuz’un ilk gençlik döneminde kaleme aldığı hikayeleri derleyen ve 2004 yılında yayımlanan dördüncü kitabı. Dolayısıyla bir dönem kenarda köşede kalsa da, bir süre sonra gençlik eserleriyle yeniden bağ kurmak üzere yazarın üzerinde herhangi bir değişikliğe gitmeden bastırdığı bir öykü kitabıyla karşı karşıyayız.

Esere ismini veren bu öyküyü “Sessizlikler” ve “Zilşan’ın Ayakları” başlıklı anlatıların paralelinde okumak mümkün olsa da, masal dünyasıyla yaptığı çağrışımın çekiciliğine kapılmamak ve yorumun rotasını oraya kırmamak imkansız görünüyor.

İçindekiler

Yoldan Sapmak

Sema Kaygusuz postmodern bir yazar. Dolayısıyla onu, onu içerikten çok biçimle, dille ve stilistik unsurlarla kavgaya sokan yazınsal bir uğraş içinde hayal etmek akla daha yakın görünüyor. İncelemeye aldığımız bu öykü olay örgüsünden ziyade biçim, mimetik kaygılardan ziyade metinlerarasılık mantığını akla getiren bir mimariye yaslanıyor

Her gün büyükanneye yemek taşımakla mükellef olan küçük kızın nesnel zamanda birkaç saate yayılan öyküsü, ister istemez “Kırmızı Başlıklı Kız” masalını akla getiriyor. Bu anlamıyla, bu iki metin arasında yazarın kurmuş göründüğü paralellik söz konusu hikayenin ortaya çıkmasına vesile olan temel gerekçeyi teşkil edermiş gibi duruyor.

Rus yapısalcı ve anlatıbilimci Vladimir Propp’un da ifade etmiş olduğu üzere, klasik öykü ya da masal, ana karakterin bir ihtiyacı gidermek üzere konfor alanını, yani evi terk etmesiyle başlıyor. Yemek yapamayacak kadar yaşlı olan büyükanneyi ziyaret eden Kırmızı Başlıklı Kız sepetinde çörekler taşırken, Kaygusuz’un hikayesindeki kahramanın poşetinde yemek ve elma bulunuyor.

Normal şartlar altında Adem ile Havva’nın cennetten kovulmasına neden olacak elma ağacından bahsetmek bu bağlamda gereksiz bir sembolizm olarak yorumlanabilir gibi görünse de, poşeti alan büyükannenin gönderilen yemeklere iltifat etmeyip derhal elmaya yönelmesi dikkat çekiyor. Zaten kısa olan bu öyküde hiçbir satırın boşuna yazılmamış olacağını hesaba kattığımızda, elmanın sembolizmine teslim olup olmama konusunu bir kez daha düşünmemiz gerektiği sonucuna varıyoruz.

Elma bize baştan çıkmayı, bir şeylerin büyüsüne kapılarak var olan düzeni bozma kararını çağrıştırıyor. Masaldaki kız, yol kenarında gördüğü kıpkırmızı çilekleri ve kocaman papatyaları toplamak adına annenin yolda oyalanmaması yollu tembihini unutuveriyor. Elimizdeki öykünün kahramanı ise Kırmızı Başlıklı Kız kadar dünyevi değil; ona nazaran çok daha sofistike bir ruh iklimine sahipmiş gibi görünüyor. Şöyle diyor küçük kız: “Bugün babaanneme giderken aklıma değişik bir fikir geldi. Her zamanki patikadan değil de yonca tarlalarıyla bezeli alçak tepeleri aşarak vardım eve. Yalnız kalmanın en iyi yöntemi, meğer yolu uzatmakmış.

Masal kahramanını yoldan çıkartan doğanın ona sunduğu maddi güzelliklerken, öykümüzün kahramanını yol değiştirme kararını almaya iten kendiyle baş başa kalabilmek gibi soyut bir ihtiyaç. Mütefekkir kumaşına sahip olduğu bu sözlerinden anlaşılan küçük kız, bu pasajdan hemen önce bu mirası borçlu olduğu kişinin babaannesi olduğunu açıklıyor. Babaanne ailede dille arası en iyi olan birey olarak sunuluyor.

Edebi Yatkınlık: Babaanneden Toruna Miras

Alıntıladığımız pasajın hemen öncesinde babaanne ile rutin muhabbetlerinden bahsediyor genç kız. Yukarıda da belirttiğim gibi, torununun getirdiği yemek dolu poşete göz atan yaşlı kadın tercihini kızının gönderdiği patates ve pilavdan değil, elmalardan yana kullanıyor. Torunuyla yapacağı kısa görüşmede karnını doyurmakla vakit kaybetmektense, bir an önce anlatmaya başlamak istermiş gibi görünüyor. Bunu bilgiye yatkın olan bir insanın dilsel paylaşıma, birlikte düşünmeye ve sohbete duyduğu açlık olarak yorumlamaktan kendimi alamıyorum.

Torun belki de yüzüncü kez dinlediği hikayeleri ilk kez dinliyormuş gibi yapacak kadar müşfik bir karakter olarak sunuyor kendini. Dinlemekten bıkmamak, anlatıcıya saygısızlık etmemek ve anlatının sonunu sabırla beklemek, onun gelecekte dönüşeceği edebiyatçının nüvesine sahip olduğunu ihsas ettiriyor. Edebiyatçı kumaşına sahip olmanın en önemli göstergesi işleyen bir dilden ziyade dinleyen bir kulak ne de olsa.

Babaanne, kendi çocukluğunda yaşadığı bir deneyimi torununa aktardığında, yaşlı kadının sahip olduğu özgünlük hakkında fikir edinme şansımız oluyor. Çocukluğunda oturdukları evin avlusuna düzenli olarak gelen yılanlar, sadece onun anlayacağı dilden hikayeler anlatıyorlar. Herkes yılanlardan korkup kaçışırken, yılanlar dediklerine kulak kabartan küçük kızın kulağına anlattıkları her şeyin doğru olduğunu ve kimseye aktarılmaması gerektiğini fısıldıyorlar.

Bu noktada “Zilşan’ın Ayakları” öyküsü ile bir paralellik kurup, onu ölen halaya bağlayan bağın bu hikayedeki ana karakteri babaanne ve Nermin’e bağlayan bağla aynı türden olduğunu vurgulamak gerekiyor. Torun-babaanne ve hala-yeğen (Zilşan) arasında paylaşılan sır kimse tarafından anlaşılamayan edebi yatkınlık gibi görünüyor. Halanın ölümünden sonra Zilşan’ın delirmesini normal karşılayan kitlenin bu tavrı, edebi düşünce ile ortalama algı arasındaki uçurumun derinliğine gönderme yapıyor.

Cennette tam bir bilgisizlik içinde yaşayan Adem ve Havva, eldekinin ötesini merak etmedikleri için mutlu ve ortalama bir hayat sürüyorlar. Bir gün yılan ortaya çıkıp, normalde kendilerine yasak olan elma ağacının meyvelerine el uzatmaları için onları kışkırtıyor. Yılanın ayartısı her zaman daha fazlasını öğrenmek isteyen insanoğlunun sahip olduğu doğal meraka gönderimde bulunuyor. Bu merak, kendisini buyur edeni tatlı bir huzursuzlukla dolduruyor. Buna mukabil dedikoduya çalmayan böyle bir bilme açlığı herkesin harcı olmadığı için, yılanların evin avlusunda anlattıkları hikayeyi anlayan tek kişi, o zamanlar kendisi de bir çocuk olan babaanne oluyor.

Meraksızlık, bilgisizlik ve ezbere dayalı yaşantı ortalama insana bir konfor alanı açıyor. Diğer yandan, dünyanın bu konfor alanının ötesine uzanmaya devam ettiğini hatırlatanlar, Platon’un mağara alegorisinde dışarıda bir hayat olduğu bilgisiyle mağaraya dönenlerin başına geldiği gibi, duvara zincirli olanlar tarafından ciddiye alınmayıp tekdir ediliyorlar. Anlattıklarının başkalarına aktarılmaması gerektiği yolunda yılanların kıza yaptıkları uyarı onu koruma amacı güdüyor demek ki.

Ama paylaşılmayan bilgi ve tartışılmayan fikir insanda karın ağrısı yaratmaktan da geri durmuyor. “Sessizlikler” adlı öyküde kendini bir torbanın ya da havalandırması olmayan bir akvaryumun içinde yaşamaya terk edilmiş Japon balığı olarak gördüğünü anlatırken Sema Kaygusuz’un aklındaki buna benzer bir sıkışma duygusu sanki. Küçük bir çocukken kusma öncesinde ağızda biriken tükürük gibi ağzında biriken lafları durmaksızın kağıda geçiriyor geleceğin yazarı. Bunu, söylediklerinin anlamını tam olarak idrak etmeksizin yapıyor. Tıpkı getirdiği elmanın ve taşıdığı havadisin büyükanne için ne anlama geldiğini anlayamayan küçük kız gibi.

Cehaletin belli bir konfor alanına mıhladığı varoluştan başkasını tanımayanların anlamsız suskunlukları ve boş dedikoduları kötülük kazanını kaynatırken, babaanne gibi istisnalar bildiklerini paylaşmak, iyiliği büyütmek için ellerinden geleni yapıyorlar. Yaşlı kadının yemektense torunuyla yapacağı konuşmaya duyduğu açlığı açığa vuran pasaj, edebiyatçının sözü altına dönüştürmek konusundaki doğal itkisini çağrıştırıyor.

Peki Kurt Kim?

Masalda kurt, Kırmızı Başlıklı Kız ve büyükannenin evleri arasında ortaya çıkan kötü figür. Annenin sözünü dinlemeyip çilek ve çiçeklerle oyalanan kahramanın kendisine maruz kaldığı tehlikenin ta kendisi. Sonuçta Kırmızı Başlıklı Kız’dan aldığı bilgi sayesinde önce büyükanneyi, daha sonra da torunu yutacak olan kurdun Kaygusuz’un öyküsündeki muadilini bulmak kolay olsa da, yorumunu yapmak oldukça güç görünüyor.

Öyküdeki kız yolunu değiştirip babaaannenin evine varacak olan uzun yola girdiğinde Nermin’in yaşadığı kuyulu eve denk geliyor. Kadından su isteyen küçük kız, o kuyuda yılanların öldüğünü, dolayısıyla oradan su içilemeyeceğini öğreniyor. Sonra başlıyor onu sorgulamaya. Evin ve bahçenin onun olmadığını; sadece kuyunun ona ait olduğunu ve kuyunun küçüklüğünden beri onunla konuştuğunu öğreniyor. Ne var ki, kuyunun ona ne anlattığı konusunda suskun kalmayı tercih ediyor Nermin. Ama yılanların tembihiyle suskunluk yemini eden babaannenin hikayesini bilen küçük kız kadından bir cevap alamayacağının zaten farkında.

Masalda sorgulamayı yapan kurt iken, kurt rolünü oynayan Nermin’in bu öykü dahilinde sorgulanan konumuna geçtiğine şahitlik ediyoruz. Sorgulamanın yönündeki bu tersine dönme vedalaşma sahnesinde de yansıma buluyor. Masalda gereken bilgiyi aldıktan sonra aceleyle Kırmızı Başlıklı Kız’ı bırakıp giden kurt iken, bu öyküde Nermin’den (yani kurttan) ayrılıp büyükanneye giden küçük kız oluyor. Bir tersine çevirme daha var. Masaldaki kurt alelacele kızın yanından ayrılırken, öyküdeki kurt kıza artık gitme vaktinin geldiğini hatırlatan bir jest yapıyor; onu evinden sepetliyor.

Masalla öykü arasındaki bu tersine çevirmelere karşın, kurdun küçük kızdan ondan istediğini alır almaz ayrılma konusunda sergilediği telaş sabit kalıyor; işi biten ve gereken bilgiyi alan kurt masalda küçük kızın yanında kalmaya devam etmek istemiyor. Öyküdeki kurt, yani Nermin de, benzer şekilde, gerekli bilgiyi küçük kıza verdikten sonra onu bir ulak gibi hedefe yollamak konusunda acelecilik sergiliyor.

Büyükanneyi Yemek

Öykü kahramanı küçük kız kendi babaannesinin “yılanlı Esma” olduğunu söylediğinde Nermin’in yüzü aydınlanıyor. Bu bilgiyi aldıktan sonra yaşlı kadını yemek üzere alelacele yola koyulması beklenen kurt-Nermin, bu eylemin yerini alacak başka bir şey yapıyor ve küçük kızdan nineye selamını götürmesini istiyor ve onu bir an önce yola koyulması için sıkıştırıyor. Bir diğer deyişle, masaldaki kurt alacağını aldıktan sonra nasıl alelacele yola koyulmuşsa, o da nineye ulaştırmak istediği selamı emanet ettiği küçük kızı evinden alelacele göndermekte beis görmüyor. Kurt bir an önce kulübeye varıp yaşlı kadını mideye indirmek konusunda aceleci davranırken, Nermin gönderdiği selamın bir an önce muhatabına varması hususunda sabırsızlık gösteriyor..

Babaannenin evine varan küçük kız ona kuyulu evdeki Nermin’in selamını söylerken kuyunun onunla nasıl konuştuğunu, hatta içinde can veren yılanların son söz sözlerini kuyuya söylediğini aktarıyor. Bu son verdiği bilgiyi hiçbir sağlam kanıta dayandıramayacağını ilave etmekten de geri kalmıyor. Bu mülahaza, küçük kızın Nermin ve babaanne arasındaki gizemli ve derin ilişkiyi sezgisel olarak idrak etmiş olduğunu gösteriyor. Ne de olsa kendisi de bu ikiliyle aynı familyadan.

Geldiğimiz noktada Nermin ile Esma’nın, yani babaannenin aynı kişi olduğunu iddia etmek durumunda kalıyoruz. Zira babaanne Nermin’in selamını alıp da büyük bir tatmin ve rahatlama yaşadıktan kısa bir süre sonra unufak olup toprağa karışıyor. Bu sahnenin sonunda öyküyü de nihayete erdiren son cümle geliyor: “Meğerki babaannem öleli yıllar olmuştu.” Yaşlı kadının gönül rahatlığıyla ölebilmesi, ya da zaten ölmüş olan babaannenin ölümünün yazar tarafından tam olarak sindirilebilmesi, onun yaşlılığını gençliğine bağlayan bir olay (Nermin’in selamının nineye iletilmesi) sayesinde mümkün olabiliyor. Kuyu ve yılanlar arasındaki ilişkinin keşfi, genç yazar adayının kendisine babaanneden kalan mirasın (edebi yeteneğin) künhüne varmasına vesile oluyor. Kendi çocukluğunda yılanlardan dinlediği hikayelerin yetişkinliğinde kuyudan dinledikleriyle aynı olduğunu öğrenen yaşlı kadın, artık torununa çocukluğunu anlatmasının lüzumsuz olacağını anlıyor. Kuyu ve yılanlar arasındaki sürekliliği torununun ağzından duyduğunda ise görevini yerine getirdiğine ikna oluyor ve kendini ölümün kucağına bırakıyor. Bunu, hesap kesimini tamamlayan yazarın artık anılarında babaanneyle uğraşmaktan vazgeçmesi ve onu zaten gitmiş olduğu yerdeki huzurlu uykuya teslim etmesi olarak değerlendirmek mümkün.

Nermin (kurt) ve Esma’nın (babaanne) aslında aynı kişi; bu özdeşliğinse farkına varılmayı bekleyen bir özdeşlik olmasını masalda kurdun büyükanneyi yeme sahnesine bağlamak artık daha kolay görünüyor. Elimizdeki öykü, kurdun nineyi yiyerek onun yerini alması, onunla özdeşleşmesi sahnesini bir anlamda tekrar ediyor ve bunu da yaşlı kadının bir zamanlar olduğu Nermin’le temas kurması üzerinden yapıyor. Bir diğer deyişle, Esma’nın Nermin’le aynı kişi olduğunun bilincine varması, kurdun büyükanneyi yemesi ve onun yerini almasıyla aynı işleve sahip oluyor. Nasıl ki masaldaki torun büyükannenin kılık değiştirmiş kurt olduğunu anlamıyor, öyküdeki torun da karşılaştığı Nermin’in gelecekteki babaannesi olduğunu fark etmiyor. Her iki örnekte de kurt büyükanne kisvesine bürünüp kendini torunun gözünden saklamış oluyor.

Tarihsel Bilinç Sayesinde Bir Yazara Dönüşmek

Bu öyküyü, onu kaleme alırken on sekiz yaşında olan Sema Kaygusuz’un şimdinin büyük yazarına dönüşme hikayesi olarak okumak mümkün görünüyor. Yazar, onu yazar haline getirecek olan tarihsel mirası doğru bir şekilde değerlendirebileceği bilince ulaştığı zaman kendini buluyor. İçinde saklı olan potansiyeli keşfetmek, geçmişin anıları arasındaki sürekliliği kurabilmeye (Esma ve Nermin arasındaki özdeşliği keşfetmeye) ve kendini de bu sürekliliğin son halkası olarak konumlandırmaya bağlıymış gibi görünüyor.

Bahsini etmekte olduğum süreklilik bilincine varılmış, Hegelci bir süreklilik. Geleceğin yazarının içinde saklı olan edebi yeteneğin farkına varması, onu ona miras bırakan babaannenin geçmişteki farklı tezahürleri arasındaki sürekliliği idrak edebilmesi sayesinde gerçekleşebiliyor. Yaşlı kadının ölmeyi reddedip ona her gün aynı hikayeyi anlatmaya devam etmesi, torunun içine doğduğu geleneği kendisine bağlayan devamlılığın henüz farkına varamamış olmasından başka bir anlama gelmiyor.

Dünyayı anlamanın yolu kendini kültürel, geleneksel bir ortam içinde tanıyıp bütünlemekten geçiyor. Yılanların yolunun kuyuya çıkacağını anlamakta aciz kalan kişi, ne kadar şanslı bir ortama doğmuş olursa olsun, kendinde saklı olan potansiyeli gerçekleştirme şansına kavuşamıyor.

Zengin olabilmek için mirasın kalması yetmiyor, her şeyden önce o mirası almak, bunun için de çaba göstermek gerekiyor.

Yazar Hakkında:

Emrah Günok

Çileli bir öğrencilik döneminin ardından, 1999 yılında Hacettepe Üniversitesi Maden Muhendisliği bölümünden mezun oldum. Mezuniyeti takiben, 2000 yılında ODTÜ felsefe bölümüne kaydolup, bu bölümden yüksek lisans ve doktora diploması aldım. 2012, yardımcı doçent olarak atandığım Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi'nde göreve basladığım sene oldu. Burada 5 yıl kadar görev yapıp, 2016 yılinda imzaladığım barış bildirisi gerekçe gösterilerek işimden atıldım. Hali hazırda sokak felsefecisi olarak yaşıyor, diğer yandan da görevime döneceğim günü bekliyorum. Evliyim ve Elif Nazlı' nın babasıyım.

Paylaş

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir