Dil Öğrenmek: Engeller, Zorluklar ve Çözümler

Yazar: Emrah Günok | Felsefeci

“Türk gibi başlayıp Türk gibi bitirmek”, batı muhayyilesinde Anadolu insanının bir anda parlayan hevesinin çabucak sönme eğiliminde oluşunu ifade etmek için kullanılan bir deyimdir. Mevzubahis ifadenin özellikle dil öğrenmek söz konusuykenki yerindeliğini gözlemlemek zor değildir.

Yabancı dil öğrenmenin önemini fırsat düştükçe takdir etmekten geri durmayan kişiler genellikle bu tespitlerinin önlerine açtığı yolu yürümek konusunda kararlılık sergileyebilmekten uzaktırlar. İnternet’in sunduğu imkanların fazlalığı, Duolingo ve Bursuu gibi platformların dil öğrenmeyi bu denli kolaylaştırıyor oluşu ve açık kaynakların bolluğu sayesinde bu işe tam bir kararlılıkla başlayanların bile yarı yolda kalması sık rastlanan bir durumdur. Söz konusu başarısızlığın vaka-i adiye haline gelmiş olması ise nedeni ve nasılı bakımından sorgulanmayı hak eden bir fenomen görünümü arz eder kuşkusuz.

Kendi deneyimlerimden, dilbilimsel teorilerden ve çevremdeki insanların aktarımlarından çıkarttığım sonuçları paylaşmak; belli alt başlıklar altında dil öğrenmenin zorlukları hakkında fikir yürütmek amacıyla yazacağım bu yazı, yazmak için kendisine ayıracağım zamana değecek gibi görünüyor. Zaman demişken, şöyle bir şeyden bahsetmek de kaçınılmaz hale geliyor:

İçindekiler

Dil Öğreniminin Zamanı

İlk bakışta tuhaf bir alt başlık gibi görünse de, dil öğrenmeye başlayan bir insanın hedefe varma süresi ile ilgili olarak gireceği beklentinin hangi sınırlar içinde kalması gerektiğine kafa patlatmak önemlidir.

Kişi bir dili öğrenmeye karar verdiğinde, aşağı yukarı ne kadar sürede tamamlayacağı bir yürüyüşe başlamış olur? Yabancı bir dili öğrenmek “Merhaba, nasılsın”, “Benim adım X” gibi cümlelerin karşılık geldiği sıfır noktasından kalkılarak, hedef dilde yazılmış edebi eserleri okuyabilmek, o dilde bilimsel makaleler kaleme almak ve o dili konuşanlarla felsefi konularda ağır bir tartışmaya girebilmekle sonuçlanan uzun bir yolu mu katetmektir? Yoksa, markette alışveriş yapabilmek, komşularla ayaküstü hoşbeş etmek veya hedef dili konuşan ülkeyi gezerken yol sorabilir durumda olmak dili öğrenmiş olduğunu iddia edebilmek için yeterli midir?

Kişinin öğrenmeye yeltendiği dile ne anlamda ve ne ölçüde ihtiyaç duyduğu, onun söz konusu dili öğrenme kararını verirken yanıtlaması gereken temel soru görünümündedir. 15 günlük bir İngiltere gezisine çıkmaya hazırlanan turist ile yabancı yayınları takip etme mükellefiyetiyle karşı karşıya olan akademisyen adayının verecekleri İngilizce öğrenme kararı, kuşku yok ki, aynı anlama gelmez. Diğer yandan belli dilleri derinlemesine çalışmış bir kimsenin, ikinci bir yabancı dili çok daha yüzeysel bir şekilde öğrenmeye karar vermesi de rastlanmadık bir durum değildir. Aynı yabancı dili öğrenme maksadının yüklediği ödevler repertuarı kişiden kişiye farklılık arz edebilirken, aynı kişinin farklı dilleri öğrenirken kendine biçtiği hedeflerin erimi de değişkenlik gösterebilir. “”Tanrı ile İspanyolca, kadınlarla İtalyanca, erkeklerle Fransızca ve atımla Almanca konuşurum,” buyurmuş olan İmparator Şarlken, hiç kuşku yok ki bu söylediğimizin bütünüyle farkındaydı.

Her ne kadar hiç atım olmamış olsa da, 2000’li yılların başında başlayıp aralıklarla öğrendiğim, ama sonra çeşitli nedenlerden ötürü bırakmak durumda kaldığım Almanca benim için muğlak bir konuma sahipti. Bırakmış olmaktan dolayı yaşadığım pişmanlık, bu dili öğrenmenin imkansızlığına ilişkin zamanında geliştirmiş olduğum teoriyle birleşince, bugün bir ikinci kez aynı çabaya gark olma konusunda yaşadığım kararsızlığı gözümde daha normal bir hale getirir olmuştu. Sadece Kant, Heidegger ve Alman felsefesi okuyabilmek için giriştiğim Almanca öğrenme işi, önüme koyduğum hedefin fazla uzak ve fazla soyut oluşu yüzünden kesintiye uğradı.

İngilizce ile ortaokul sıralarına uzanan maceramı ise, öğrenmeyi hiç seçmediğim bir dildeki ilerleyişimi ancak geriye dönük olarak idrak etmemle sonuçlanan bir süreç olarak düşünegeldim. Yüzlerce adım atıp kendimi ancak bir arpa boyu yol kat edebilmiş durumda bulduğum Almancanın aksine, İngilizcenin zamanı ben hiç farkında olmaksızın akıp gitmiş olan; bu anlamıyla insanın hissedilen yaşam süresine benzeyen varoluşsal bir zaman kıvamındaydı.

Pandemi sürecinin başında başladığım, daha sonra Fransa’daki 2,5 yıllık ikametim esnasında ilerletme fırsatı bulduğum Fransızcayla birlikte anacağım öğrenim zamanı ise diğer iki dilinkinden çok daha bütünlüklü bir karakter arz etti. Fransız felsefesine, edebiyatına ve sinemasına karşı geliştirmiş olduğum merakın önayak olduğu bu öğrenim süreci, Fransa’daki yaşamın doğurduğu konuşma ve duyup anlama gerekliliğiyle bütünleşti. Böyle bir bütünleşiklik ise Fransızca öğrenme hedefinin kafamda çok daha somut bir hale gelmesine yardım ettiği kadar, bu hedefle aramda duran zamansal mesafenin bir süreklilik kazanmasına da vesile oldu.

Almanca öğrenimimi karakterize eden süreksiz zaman ile İngilizce öğrenimi biçimlendiren ve çeşitli duraklamalarla delik deşik olmuş bilinçsiz zamana zıt olarak, kendisi boyunca Fransızca bilgimi geliştirmeye gayret ettiğim zaman birlikli, bütünlüklü, bilinçli ve benim olan bir zamandı. Çok sonra öğrendiğim Fransızcayı konuşurken aklıma İngilizce ifadeler gelmiyorken, çok daha iyi bildiğim İngilizceyi konuşurken aklıma sürekli olarak Fransızca ifadelerin geliyor oluşunu bu bütünlüklü zaman imgesinden başka neyle açıklayabilirim ki?

Dil Öğrenmenin Önündeki En Önemli Engellerden Biri olarak Sözlük İptilası

Yabancı bir dil öğrenme sürecine eşlik eden psikolojik zaman algısını kısaltmak için kullandığım “dil öğrenim zamanı” ifadesi, dil öğrenirken sözlükten yararlanma itkisinin nerede işe yarayacağı, hangi noktadan itibaren baskılanması gerektiği mevzuunu karara bağlamaya yardımcı olacaktır.

Zamana yayılmış, başlangıcından içinde bulunulan ana kadar çeşitli kesintilerle süreksizliğe uğramış bir dil zamanı hedef dilden ana dile yapılan çevirileri gerekli hale getirir. Sözlük, öğrenmekte olduğum dille arama girmiş olan zamansal kesintinin yarattığı boşluğu doldurmanın tek yoluymuş gibi düşünülebilir. Bu anlamıyla sözlük, dil öğrenimindeki süreksizlikleri telafi etmenin bir aracı haline geldiği bir noktada kötü bir alışkanlığa dönüşür. Dil öğrenmekte olan kişinin bu dönüşüm ihtimali karşısında her an tetikte durması, öğrenim sürecinde kat ettiği mesafe ölçüsünde sözlükle arasındaki mesafeyi yeniden ve yine yeniden ayarlamaya hazır olması şarttır.

Sözcükler ve dilsel ifadeler, hiç kuşku yok ki bir bağlam içinde anlam kazanırlar. Cümle en küçük bağlam birimidir. Cümlenin içinde anlam kazandığı en dar bağlam, bir düşünce silsilesinin kesintisiz bir şekilde geliştirilmeye devam ettiği paragraftır. Paragraflar metne aittir ve bu böyle devam eder. Bağlamı kavramanın dil öğrenme süreci içinde oynadığı rolün büyüklüğünü takdir edebilmeye yardımcı olacak bu iddialar ışığında şunu unutmamalıdır ki, sözlük olası bağlamların tamamından soyutlanmış olan sözcüklerin listesidir. Bir sözcüğün anlama sahip olmasının en dişe dokunur ölçütü, onun o dilde yazılmış bir sözlük içinde yer alıyor oluşudur.

Bir kelimenin anlamını öğrenmek için sözlüğe bakmak son derece normaldir, zira sözlükler zaten bunun için hazırlanmıştır. Ne var ki, gramer öğrenme ve sözcük ezberlemenin dil öğrenme uğraşının büyük bir bölümünü teşkil ettiğine ilişkin kanaat bir kuruntu olmanın ötesine geçemez. Dile hakimiyet sözlüğün ve gramerin dışına taşabilecek ama diğer yandan da dinleyenlerin dudak bükmesine yol açmayacak hamleleri yapabilme kabiliyetine ulaşıldığında tescillenmiş olur. Sözel espriler, metaforlar, düzdeğişmeceler (metonymy) ve kapsamlamaların (synecdoche) istila ettiği edebi eserler, yabancı bir dili sonuna kadar öğrenmekteki güçlüğün altını çizerek, sözlük kullanımının yalnızca öğrenmeye bir hazırlık olarak kalacağının acı müjdesini verirler.

Bu anlamıyla, belli bir sözcük dağarcığına ulaşmış ve temel gramer kurallarına nüfuz etmiş olmak, dil öğrenen kişinin yalnızca o dili öğrenmeye hazır olduğunun bir işareti gibi görülmelidir. Tersanede yapımı yeni tamamlanmış gemiye tırmanmak nasıl ki denize açılmak anlamına gelmez, sözlük yardımıyla vokabüleri genişletmek ve kitaplar yardımıyla gramer kuralları üzerinde hakimiyet kurmak da dil öğrenmek olarak telakki edilemez. Geminin su üstünde kalışı nasıl ki dibinin delik olmayışına değil de tayfanın maharetine bağlıdır, sözcükler ve gramerin meydana getirdiği iskelet üzerine inşa edilen tekneye binip de fırtınalarla baş edecek olan öğrenim yoluna çıkmış olan kişinin kendisinden başkası değildir.

Bir dilin içine dalmak, o dilin hayatta kapladığı alanı, içinde o dilin kendisine tercüme edileceği anadil için bir boşluk kalmayıncaya kadar genişletmek anlamına gelir. Sözlük, öğrenilecek dilin hayatlarımızı tam da arzu edeceğimiz gibi istila etmesinin önündeki en önemli engele dönüşebilir. Zira hedef dildeki sözcüklerin ana dildeki, ana dildekilerin ise hedef dildeki karşılıklarını veren bir sözlük, belli bir aşamadan sonra öğrenme motivasyonunu kıran bir etki üretmeye başlar. Bilinmeyen sözcükleri bağlam içindeki kullanımından çıkartmaya çalışmak yerine direkt olarak sözlükten öğrenmek, genel olarak bunları bir not defterine geçirmek gibi bir sonuç doğurur. Söz konusu deftere düşülen kayıtlar ara ara ezberlense de, yazılı ortamdan uzun dönem hafızaya nakledilmesi arzulanan bu sözcükleri öğrenmenin tek yolu onları bağlam içinde kullanmaktır ya da kullanılırken görmektir.

Gerçekten de kişinin zihni bir sözlük gibi değil, semantik bir bağlam, bir metin gibi düzenlenmiştir. Anlatıları akılda tutmak cümleleri ezberlemekten, cümleleri hafızaya almak ise tek tek sözcükleri ezberlemekten daha kolaydır. Unutulmamalıdır ki, yeni öğrenilmiş bir sözcüğün hafızanın derinlerinden yüzeyine çıkarılması, derinlikle yüzeyi birleştiren anlatı ve cümle gibi bağlam kurucu öğeler tarafından döşenmiş olan sürekliliğin kat edilmesiyle mümkündür. Bu sayede yeni öğrenilen sözcükler istiap haddi çok da fazla olmayan zavallı hafıza yerine bağlamın kendisine taşıtılmış olur.

Bağlam içinde tanınarak değil de sözlük anlamlarının ezberlenmesiyle (mesela flashcardlar yardımıyla) öğrenilmiş olan sözcükler, bir daha evin hangi köşesinde karşımıza çıkacağı belli olmayan kayıp eşyalar gibidirler; her an el altındaymış hissiyatı yaratsalar da, lazım olduklarında yardıma gelmemeye yeminli gibidirler. Şu halde, dil öğrenirken sözcükleri değil, cümleleri ezberlemenin daha doğal bir yöntem olduğunu kabule hazır olmak şarttır. Çok ciddiyim, bunları ezberlemek Arapça yazılmış kayıp duasını ezberlemekten hem daha kolay, hem de daha anlamlıdır.

Anlamına Değil, Nasılına Odaklanmak

Öğrenilmeyen çalışılan yabancı dilin gramer kurallarıyla bir aşinalık kesbetmeye çalışırken yapılacak hataların en büyüklerinden biri “Bu niye böyle” sorusu üzerinde ısrar etmektir. Şu noktayı her daim akılda tutmakta yarar vardır ki, bir konuyu öğrenmek konusunda yaşanılan güçlüklerin büyük bölümü verilen cevapların değil, sorulan soruların yanlış olmasıdır. Yabancı dil öğrenimi esnasında ısrarla sorulan niye sorusu yanıt olarak neyi talep eder? Gramatik bir yapının öyle değil de böyle oluşu belli bir nedenin sonucu mudur? Eğer böyleyse, herhangi bir dilin gramer kurallarını düzenleyen ve bütün diller için ortak olan bir nedensellik şemasından bahsetmek mümkün müdür?

Dilin, içinde bir takım olayların gerçekleştiği ve her bir olayın bir başka olaya neden olduğu doğa gibi bir antiteye hiçbir şekilde benzemediği açıktır. Pozitif bilimin konusu olan doğa sabit yasalar çerçevesinde olay tiplerini birbirleriyle nedensel olarak ilişkilendiren bir genel çerçeve hüviyeti taşır. Buna mukabil dil, dili kullanan özneler arasında hasbelkader genel kabul görmüş olan kullanımları, adeta kendini kuran gramerin “sabit” bir kuralına dönüştüren sistemsel bir bütündür. 20. yüzyıl başında yayınlanan Genel Dilbilim Dersleri’nde Ferdinand de Saussure dillerin ana iskeletini meydana getiren grameri dahi sosyal uzlaşılar üzerine bina edilmiş kendi kendini kuran yapılar olarak tasarlamıştır. Bu yapının her bir öğesi, gösterdiği nesne üzerinden değil de onu çevreleyen diğer dilsel öğelerle girdiği karşıtlık ve benzerlik ilişkileri üzerinden bir kimlik kazanır.

Buna göre bir gramer kuralını anlamak isteyen ortalama bir öğrenci söz konusu kuralın kullanımını meşrulaştıran nedeni sorguladığında, o kullanımın kendi dilinde karşılık geldiği ifadeyi gündeme getirmek gibi bir tuzağa düşer. Oysaki, yabancı bir dili biçimlendiren bir gramer kuralını anlamak isteyen bir Türk, kuralın Türkçe karşılığını öğrenmekle yetinmiyor olmalıdır. Zira öğrenilmekte olan yabancı dil açısından kurucu bir bileşen olan herhangi bir kural, o dildeki başka kurallarla bütünleşebiliyor olması sayesinde işlevsel olabilir, öğrenenin diline tercüme edilebiliyor olması sayesinde değil.

Öğrenilen dilde kullanılan gramatik yapıyı kavrayabilmek, o dil içerisindeki belli kullanımları bir seri oluşturacak şekilde yanyana dizmekle mümkündür. Bunun anlamı, yabancı bir dili sağlıklı bir şekilde öğrenmenin ancak ve ancak o dil içinde mümkün olabileceğini idrak etmektir. Fransızca dilinde saçını taramak, dişini fırçalamak ve ellerini yıkamak gibi dönüşlü fiiller, Türkçede ve İngilizcede karşılığı olmayan bir gramer kuralı meydana getirirler. Fransızca’da “Je me brosse les cheveux” dediğimde, fırçalamak anlamına gelen brosser fiili nesneye değil de faile döner. Bu kullanımın şöyle bir avantajı vardır: Türkçede “Saçlarımı fırçalıyorum” ya da İngilizcede “I brush my hair” cümlesini kurduğumda kafa derime yapışık olan saçımı mı, yoksa peruk yapıp satmak üzere biraz evvel kestiğim kendi saçlarımı mı fırçalamakta olduğum belirsiz kalır. Oysaki Fransızca fırçalamak fiilini faile döndürerek, “Saçımı fırçalıyorum” cümlesinin birinci anlamını peruk yapımında kullanılacak olan saçı fırçalamak anlamıyla “Je brosse les cheveux” cümlesinden ayırt eder. Dönüşlü fiil kullanımının tam olarak ne anlama geldiğini anlamak ise ancak “Je me brosse les cheveux” (Saçlarımı fırçalıyorum), “Je me brosse les dents” (Dişlerimi fırçalıyorum) ve “Je me lave les mains” (Ellerimi yıkıyorum) cümlelerinin tutarlı bir seri oluşturuyor oluşunu kavramakla mümkündür. Ellerimi yıkıyorum cümlesi Fransızca olarak (“Je me brosse les mains”) önümüze geldiğinde me eklentisinin bize bir fazlalık olarak görünmesi normaldir (burada Türk ya da İngiliz olduğumuzu farz ediyoruz). Yapıyı kavramak üzere soracağımız ilk soru bunun ne anlama geldiği değil, söz konusu cümlenin hangi cümlelerle bir seri oluşturabileceğini düşünmek ve “Buna ben olsam ne derdim” diye sormaktır. Ancak olası cevabın “Je brosse les mains” olacağını kendimize itiraf ettikten sonradır ki, söz konusu gramatik yapıyı kavramak hususunda ciddi bir atmış oluruz.

Dil Okulu Aramaktan Vazgeçmek

Yabancı bir dili öğrenmenin ön koşulu, o dili öğrenecek olan kişinin siz olduğunuzu baştan kabul etmektir. Bir diğer deyişle, dil öğrenmeye karar verildiği andan itibaren hoca ya da dil okulu aramaya başlamak, öğrenim sürecini yavaşlatmak ve sürecin sorumluluğunu başkası ya da başkalarına devretmek anlamına gelir. Dili öğrenecek olanın ben olmamdansa, dili öğretmekle mükellef olanın üçüncü bir şahıs olması arasında sanıldığı gibi tamamlayıcı bir ilişki olmayabilir. Yani, öğretmen konumundaki kişi dili doğru bir şekilde aktarmayı başarırsa ben de üzerime düşen alıcı rolü oynar, dili öğrenirim demek işi baştan çıkmaza sokmak anlamına gelebilir. Unutulmamalıdır ki, söz konusu yabancı dili öğrenmenin sorumluluğu işin başından sonuna kadar size aittir ve bu işin bir sonu yoktur.

Öğreticinin varlığı, müfredatı oluşturma, üzerinde çalışılacak malzemeyi derleme ve öğrenim sürecinde karşılaşılacak güçlükleri çözme konusunda öğrenciyi pasif bir konuma hapsetme riski taşır. Oysaki kullanılacak gramer kitaplarını araştırmak, okunacak malzemeyi biraraya getirmek ve en önemlisi, yapılan hataların niye birer hata olduğunu tespit edip doğrulara ulaşmak kişinin kendi sorumluluğunda olmalıdır. Öğrenci sadece ödevleri yapmakla değil, ödevleri vermekle de mükellef olduğu bir öğrenim sürecinin mutlak öznesi haline gelmelidir.

Fransa’da bir üniversitede çalışmama vesile olan burs sayesinde bir Fransız hocayla özel ders yapmışlığım vakidir. Ama bana “ders” veren hocanın dil konusunda yaşadığım sıkıntıları gerçekten anlayıp takdir etmişliği, itiraf etmek gerekirse, nadirdir. Söz konusu kişi oldukça tecrübeli ve akıllı bir insan olsa da, benim çoktan çizmeye başladığım dil öğrenim yolunun gerçek rotasına hiçbir zaman tam anlamıyla vakıf olamamıştır.

Dil öğrenimi kişisel birikimin mümkün kıldığı çağrışım zincirlerine öylesine bağlıdır ki, bir insan sizin öğrenmekte olduğunuz dille ilişkili olarak yaşadığınız sorunları tam olarak anlayamaz. Hatanın nerede olduğunu görmek, büyük ihtimalle sizin de gözünüzden kaçmış olan inatçı bir önyargınızdan kaynaklanır. Bu önyargı ulusal kimlikle bağlantılı olabileceği gibi, öğrenim sürecine dahil olmuş kişinin mesleği ya da kişisel birikiminden kaynaklı olabilir.  Söz konusu önyargıları keşfetmek kişinin kendi kendine tatbik edeceği, tabiri caizse, psikanalize bağlıdır. Bunun nedeni, “Yeni karşılaştığım bu garip yapıyı ben ifadeye büründürmek isteseydim acaba ne derdim” gibi öznel bir sorunun öğrenim süreci üzerindeki etkisini bir an için olsun yitirmiyor olmasıdır.

Sözlük nasıl ki öğrenilecek sözcük ve dilsel ifadeleri içinde barındıran bağlamın sürekliliğini kırar, dışarıdan dayatılmış bir müfredat da öğrencinin zihinsel ve deneyimsel sürekliliğini kırma riski taşır. Öğrenci, kendi önyargılarının yol açtığı direnci kendi tespit edip bunları ortadan kaldıracak önlemleri alırken, ortalamanın kullandığı metot üzerine hayalet bir müfredat giydirebilir.

Fransızca öğrenirken yaptığım en doğru şey, bu anlamıyla, hocanın önüme koyduğu gramer kitabının bölümlerini genellikle onun öngördüğü sıradansa, kendi ihtiyaçlarıma cevap verecek şekilde takip etmek olmuştur. Onun benden talep ettikleriyle benim kendimden talep ettiklerim arasındaki makasın açıldığı her durumda tercihimi kendimden yana kullanmış olmak beni zaman zaman kötü bir öğrenci yapmış olsa da, bugün eriştiğim başarıyı hazırlayan faktörlerin başını çekmiştir.

Okumak, Okumak ve yine Okumak

Gerek Türkiye’de, gerekse de Fransa’da yaptığım gözlemler bana, yabancı dil öğrenmekte olan insanların şu üç temel nokta üzerinde ortaklaştıklarını göstermiştir:

  • Çoğu kişi çalışmalarını dili öğrenme değil, sınavı geçme motivasyonuyla yapar.
  • Dolayısıyla dil sınavının okuma anlama bölümünü halledecek kadar okumakla yetinirler ya da hiç okumazlar.
  • Bunların pek çoğu konuşulanların çoğunu anladıklarını iddia ederken, şikayet ettikleri tek konu akıcı konuşamıyor olmaktır.

Bu üçü birbiriyle birleştiğinde başarısızlığın hem önü açılmış, hem de açıklaması verilmiş olur.

İlk olarak, bir dil o dildeki yeterliliği ölçmek için yapılan bir sınavı geçmek için öğrenilmez. Sınavı geçmek, sınavı geçmek haricindeki bir motivasyonun tetiklediği öğrenim sürecinin belli bir aşamasında ortaya çıkan sonuçlardan yalnızca biridir. “Belli bir aşaması” dememin nedeni, yabancı dil öğrenmenin hiçbir zaman tamamlanamayacak bir süreç olmasıdır. Kişi bir dili, o dili ömür boyu öğrenmekten yakınmayacak duruma geldiğinde gerçek anlamda öğrenmiş olur.

İkinci olarak, okumak, bir yabancı dili akıcı bir şekilde konuşma ve o dilde konuşulanları eksiksize yakın bir şekilde anlayabilmenin anahtarı konumundadır. Yazılı metinler, üzerlerinde dikkatimizi istediğimiz gibi dolaştırabilmemiz için orada dururlar; konuşmalar ve görüntüler gibi önümüzden kayıp gitmezler. Okuduğunu anlama bizim idrak gücümüze ve seviyemize bağlıyken, dinlediğini anlama konuşanın konuşma hızına bağlıdır. Demek ki, dinlerken bütünüyle tabi olduğumuz zamanın, okurken yöneticisi ve sahibi konumuna geliriz.

Ve son olarak, anatomisini gramer kitaplarından öğrendiğimiz dilin fizyolojisine okuma sayesinde vakıf oluruz. Dilin organik bir bağlam içindeki canlı performansını anlayıp tekrarlayabilmek dili öğrenen kişinin nihai hedefi ise, bu performansı üreten bedenin yapısı (anatomisi; grameri) kadar, işleyiş biçimine (fizyolojisi; yazıya geçen ve okunacak olan haline) de aşina olunmalıdır. Bu, gramer kitapları üzerinde naaşını incelediğimiz dilin bir metin içinde işlev kazandığı ana tanıklık etmek; onunla canlı bir karşılaşma (konuşma) yaşamaya hazırlık yapmak anlamına gelir.

Belli bir gramer ya da ifade kalıbıyla okuma sürecinde tanışıklık kesp etmemiş kimsenin, onu birinin konuşmasında ayırt edip anlaması gerçekten çok zordur. Okuma bizi sözcüklere değil, cümle ve paragraf gibi geniş bağlamlara angaje eder. Gerçekten de, dikkatin bütünden parçaya doğru hareket etme alışkanlığı kazanmasının en iyi yolu metinlerle karşılaşmak, yani okumaktır. Yazılı metin, bu anlamıyla, algılanmaya çalışılan bir konuşmanın kontrol altına alınıp evcilleştirilmiş halidir.

Ana dilde sözcükleri okumak nasıl ki harfleri birleştirmek değilse, cümleleri okumak da sözcükleri biraraya getirmek değildir. Sözcükleri ve cümleleri neredeyse bir bakışta algılayacak kadar gelişmiş bir anlama gücü, ancak okuma alışkanlığı olan bireye ait olabilir. Ve yine, ancak yabancı dilde yazılmış bir metni bu hızda kavramayı başarabilen kişidir ki, karşısındaki insanın doğal konuşma hızına ayak uydurmayı başarabilir.

Tüm bu söylediklerimize şunu da ilave etmeden geçmek olmaz: Yabancı bir dili öğrenmek her şeyden önce o dilde okumayı öğrenmek, bunu da okuma öğrenen bir çocuğun içinden geçtiği süreçleri tekrarlayarak yapmak demektir. Çocuk kitaplarıyla başlayan okuma serüveni, öğrendiğimiz dile doğmuş olan çocukların takip ettikleri sıraya tabi kılınmalıdır. Kişi küçük bir çocuk olmayı kabul etmeli, bir süre onların anlayış evreninde kalmaktan zevk alır olmalıdır. Kullanılacak literatür zaman içinde daha büyük yaştaki çocuklara uyarlanmış kitaplar arasından seçilmeli; bu, böylece istenilen noktaya varılıncaya kadar devam ettirilmelidir. Şu an en ağır felsefe metinlerini Fransızca orijinallerinden anlayacak duruma gelmişsem, bunu zamanında üst üste okuduğum Petit Nicolas ve benzeri çocuk kitaplarına borçlu olduğumu söylemek, yazıyı bitirmekte olduğum şu noktada, boynumun borcudur.

Sonuç

Dil öğrenme sürecinde yaşanan sorunların üstesinden gelmek için önereceğim çözümleri özetle tekrarlamam gerekirse:

  • Dil yalnız başına öğrenilmeli,
  • Dilin hangi amaçla öğreniliyor olduğu bir karara bağlanmış olmalı,
  • Neden sorusundan vazgeçip nasıl sorusuna odaklanarak, herhangi bir dilin ancak onun iç mantığı anlaşıldığında öğrenebileceği akılda tutulmalı,
  • Hedef dildeki sözcüklerin karşılıklarını ana dilde veren sözlükler zaman içinde sadece o dilde yazılmış olan sözlüklerle değiştirilmeli,
  • Seviyeye uygun kitapları oburca okumak suretiyle, sözcükleri, deyimleri ve ifade kalıplarını bağlam içinde anlamaya çalışmalı,
  • Dinleyip anlama, hatasız yazabilme ve akıcı konuşmanın yolunun yoğun okumalardan geçtiği unutulmamalıdır.

Katıldığınız ve katılmadığınız noktalara ilişkin yorumlarınızı ve benim sormuş olduklarıma ilave edilebilecek soru önerilerinizi hararetle tartışmak üzere…

Yazar Hakkında:

Emrah Günok

Çileli bir öğrencilik döneminin ardından, 1999 yılında Hacettepe Üniversitesi Maden Muhendisliği bölümünden mezun oldum. Mezuniyeti takiben, 2000 yılında ODTÜ felsefe bölümüne kaydolup, bu bölümden yüksek lisans ve doktora diploması aldım. 2012, yardımcı doçent olarak atandığım Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi'nde göreve basladığım sene oldu. Burada 5 yıl kadar görev yapıp, 2016 yılinda imzaladığım barış bildirisi gerekçe gösterilerek işimden atıldım. Hali hazırda sokak felsefecisi olarak yaşıyor, diğer yandan da görevime döneceğim günü bekliyorum. Evliyim ve Elif Nazlı' nın babasıyım.

Paylaş

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir