Baudelaire ve Sait Faik’e Göre Şairin Eleştirmen ve Toplum Karşısındaki Konumu

Yazar: Emrah Günok | Felsefeci

Charles Baudelaire’in Paris Sıkıntısı (Spleen) yanında yayınladığı tek şiir kitabı olan Kötülük Çiçekleri’nin (Les Fleurs de Mal) en beğenilen şiirlerinden biri “L’Albatros”tur. Şair bu şiirde denizlerin kralı konumundaki albatrosun denizcilerin eline düşüp de güverteye atıldıktan sonra içine düştüğü acıları konu alır.

1950 kuşağı Türk öykücüleri açısından bir öncü olan Sait Faik Abasıyanık, daha toplumcu gerçekçi bir ton tutturduğu ilk öykü kitaplarını takiben 1954’te yazdığı Alemdağ’da Var Bir Yılan ile birlikte Türk edebiyatına yeni bir soluk getirir. Kemal Tahir, Yaşar Kemal ve Orhan Kemal gibi üstatların açtığı realist paradigmanın ürettiği birey modeli toplumun aynası konumundayken, bahsini etmekte olduğumuz kitap sayesinde aynı bireyi çok daha derinlikli ve nüanslı bir şekilde ele alma temayülünün ortaya çıktığı gözlemlenir.

Sait Faik’in öykülerinde basit işçiler, hamallar ve sokak satıcıları gibi toplumun alt katmanından gelip ona ayna tutan tipler yerlerini bilinci kadar bilinçdışıyla da karakterize edilmeye başlanılan daha özerk bir bireye bırakmaya başlarlar. Alemdağ’da Var Bir Yılan’ın yaratıcı yazar ya da şairin (ki, ben bu yazıda Sait Faik’i de şair olarak adlandırma eğiliminde olacağım) eleştirmen karşısındaki konumunu tartmak üzere attığı adım sonraki kuşak açısından belirleyici olmaya başlar. Yazarı ve yazma eylemini öykünün konusu haline getiren bu yeni nesil yazarları daha iyi anlayabilmek için Sait Faik’in sesini Baudelaire’inkiyle birleştirmek iyi bir fikir olabilir.

İçindekiler

Eleştirmen: Ne Onunla, Ne de Onsuz

Şair okunmak için yazar. Kendisinden takdir gördüğü okuyucu kitlesi onun hangi kalibrede bir sanatçı olduğunu gösterdiği kadar, şairin kendisiyle ilgili bir fikre sahip olmasına da vesile olur. Okuyucunun tepkisi üretilen eserin değerler dünyasındaki izdüşümüne karşılık gelerek şairi çıktığı yolun neresine varmış olduğu konusunda aydınlatır.

Diğer yandan, okuyucunun yaptığı okumayı fersah fersah öteye taşıma kapasitesine sahip olan eleştirmen şair açısından belki daha da önemlidir. Türk edebiyat tarihinin gördüğü en büyük romancılardan biri olan Ahmet Hamdi Tanpınar’ın, okuyucunun teveccühünü kazanmış olsalar da, ciddi bir eleştiri süzgecinden geçmemiş olan eserlerinin makus kaderinden şikayetçi olması boşuna değildir. Tanpınar’ın yakındığı şey onların takdir görmemiş olmasından ziyade sahipsiz kalmış oluşlarıdır. Eleştiri, gerçekten de, üretilen eseri onun üretim koşulları üzerinde belirleyici olan gelenek içinde konumlandırma işlevini yerine getirir. Bir başka deyişle eleştirinin görevi tikeli tümelle, yani kavramıyla buluşturmak; doğan bebeğin adını koymaktır.

Tzvetan Todorov Fantastik: Edebi Türe Yapısal Yaklaşım başlıklı çalışmasının ilk bölümünde görevi her şeyden önce türleri tasnif etmek olan edebiyat kuramının bilimsel kuramlardan farkını tartışır. Belli bir kurama bağlı olmaya devam eden bilimsel araştırma önüne koyduğu inceleme nesnesini o güne kadar kabul etmiş olduğu tasnif sisteminin bir örneği olarak değerlendirmeye alır. Buna mukabil edebiyat kuramı, yazılmış her yeni eserin o güne kadar kabul edilmiş tür sınıflandırmasını bozup değiştirme ihtimali olduğunu her daim akılda tutmakla mükelleftir.[i]

Şu halde eleştirmen tekille tümel arasında köprü görevi görmesi beklenen bir figür olarak karşımıza gelir. Neredeyse bütünüyle sezgiye bağlı kalınarak üretilmiş bir ürün eleştirmenin elinde akıl süzgecinden geçer. Tanpınar’ın melali, bu anlamıyla, üretmiş olduğu su damlasının hangi denizden taşmış olduğunun hiç sorgulanmamış oluşudur.

Dolayısıyla şair eleştirmene bağımlıdır. Ama bu bağımlılık, edebi üretim olarak adlandırabileceğimiz karmaşık sürecin vazgeçilmez ayaklarından birinin de, yazar ve okuyucu yanında, eleştirmen olduğu gerçeğini hatırlamamıza vesile olur. Eleştirmen, tarihsel evriminin belli bir aşamasında olan ve belli bir kavmin diline bağımlı olduğu için ulusal sıfatıyla nitelenmesi gereken edebi külliyatın bekçisi konumundadır. Bekçiyle emanet aldığı malın üreticisi arasındaki bağımlılık ilişkisini şu şekilde ifade edecektir Baudelaire:

“Souvent, pour s’amuser, les hommes d’équipage

Prennent des albatros, vastes oiseaux des mers,

Qui suivent, indolents compagnons de voyage,

Le navire glissant sur les gouffres amers.”

Meali aşağı yukarı şudur: Mürettebat iyi vakit geçirmek için sık sık denizlerin devasa kuşu albatrosu yakalar. O albatros ki, tehditkar girdapları aşmakta olan tekneye dalgın bir tavırla yoldaşlık etmeyi bırakmaz. İçine düştüğü hazin sonun hazırlayıcısı olansa gemiyi takip etmek konusunda sergilemiş olduğu inattan başkası değildir.

Deniz ve gökyüzü, şairin dizginsiz hayal gücü yanısıra bu hayal gücünün açtığı şiir evreninin alegorisi olarak gelir karşımıza. Kendini albatrosa benzeten şair, eleştirmen tayfasını da geminin mürettebatıyla özdeşleştirmiş vaziyettedir. Kendisinin doğal donanımı olan koca kanatlar onu denizin ve gökyüzünün sahibi kılarken, eleştirmenin su üstünde kalabilmek, kuşla onun doğal habitatını paylaşabilmek üzere bir gemiye ihtiyacı olduğunun altını çizmekten de geri kalmaz.

Böyle bir eşitsizlik atmosferinde dahi albatros gemicilerin kendisine atacakları yiyeceklere muhtaç olmaya, bu nedenle de içgüdüsel olarak tekneyi takip etmeye devam eder. Benzer bir temaya Alemdağ’da Var Bir Yılan’ın en dikkat çekici öykülerinden biri olan “Eftalikus’un Kahvesi”nde de rastlamak mümkündür. Oturduğu kahvede kendisiyle konuşmak üzere yanına gelen genç bir hayranıyla diyaloğa girme konusundaki tereddüdünü şöyle dillendirir Sait Faik:

“Sonra benimle çoktandır tanışmak istediğini, bir fırsatını bulamadığını söyledi. Yürümeye başladık. Öyle şeyler soruyordu ki, samimi olup olmadığını anlayabilmek zordu. Sordukları samimi ise onun hesabına, değilse benim hesabıma dikkatli bulunmak lazım geliyordu. Öyle ya, ya alay ediyorsa … Cepheyi ona göre alır, bir fırsatını bulup tüymek hayırlı olur… Ama ciddi ise bu samimiyeti çocukluğa, toyluğa vermeli. Nasıl olsa bir gün kafasında senin için daha çok histen doğan hayranlık duygusu silinip gidecektir. Bu hayranlığa da fazla güvenmeye gelmez.”

Evet, teknedeki mürettebatın kuşa yiyecek mi vereceği yoksa onu yakalamak üzere bir hamle mi yapacağı nasıl ki belli değildir, yanına yaklaşan okuyucunun da safiyane duygular içinde hissettiği hayranlığı dile getirmekle mi kalacağı yoksa bir eleştirmene dönüşüp de onu makaraya mı sarmaya başlayacağını baştan anlayabilmenin herhangi bir yolu yoktur. Buna karşın hiçbir vakit akıldan çıkartılmaması gereken husus şudur ki, şaire ihtiyaç duyduğu doğal habitatı sağlayan da yine bu tekinsizlik atmosferinin ta kendisidir. Sanatçı doğal yaşamını, onu her zaman takdir edebilmesi mümkün olmayan eleştirmenin haşin eleştirileriyle karşılaşma riskine maruz kalacağı bir ortamda sürdürür.

Alay Etmek ve Eleştirmek Arasındaki İnce Çizgi

Ahmet Hamdi Tanpınar, eleştirmenin dokunuşundan mahrum kalmış eserlerinin tamamına erememiş oluşundan yakınırken eleştiri müessesesinin önemi ve ciddiyetini bütünüyle anlamış görünür. Buna mukabil Sait Faik, “Etfalikus’un Kahvesi”nde, gençliğinde eğer André Gide’le aynı masada oturma fırsatını bulmuş olsa büyük yazara “ne olmadık sualler” soracağını de düşünmeden edemez. Genç eleştirmen, eser hakkında kritik bir tavır takınmanın ötesine geçip kendini gösterme derdine düşebilir ne de olsa.

Eleştiriye güvenilirliğini veren onun nesnelliği iken, eserin kendisi şairin hayal gücünün sınır tanımazlığını meşru kılan öznel bir üretim sürecinin çıktısı konumundadır. Şair özgürlüğünü konuştururken, eleştirmene düşen sağduyuyu, bilgiyi ve deneyimi oyuna sokmak, özgürlüğün dışavurumuna dönüşmeyi başarmış görünen inceleme nesnesinin (yani edebi yapıtın) sözcüğün geniş anlamıyla akılla köprüleri büsbütün atmamış olduğunu tasdik etmektir. Bu anlamıyla, nesnel bir değerlendirme yapmaktansa kendini gösterme derdine düşen eleştirmen sorumluluğunu kenara bırakıp kötü bir şaire dönüşmüş olur. Bu riskin kendi gençliğiyle ilgili olarak her daim gündemde olduğunu hatırlamak, şairi yanına gelen genç hayranına daha hoşgörülü bir şekilde yaklaşmaya yöneltir: “Yan gözle yüzüne bakıyorum. Alay etmiyor vallahi.”

Peki ya eleştirmen niyeti bozmaya başlarsa ne olur? Şairin korkulu rüyası olan bu ihtimal, bir şair haline gelmesine vesile olan ve okuyucularını kendisine karşı hayranlıkla dolduran yaratıcı hayal gücünün onu bir alay konusuna dönüştürebileceğini hatırlatır. Baudelaire bunu şöyle ifade eder:

“À peine les ont-ils déposés sur les planches,

Que ces rois de l’azur, maladroits et honteux,

Laissent piteusement leurs grandes ailes blanches

Comme des avirons traîner à côté d’eux.”

Mealen: Albatros ne zaman ki yakalanıp da güvertenin döşemesine atılır, o zaman deniz mavisinin bu kralını ürkmüş ve beceriksiz bir halde görmek durumunda kalırız. Devasa beyaz kanatları, sandalın küreklerinin bırakıldıklarında suyun içine doğru kendilerini salmaları gibi iki yanına dökülüverir.

Aynı şekilde eleştirmenler topluluğunun döndürmekte olduğu edebiyat konulu bir muhabbetin içine düşen şair, tartışmaya katılmak adına ona şiirlerini yazdırmış olan hayal gücünü olanca haşmetiyle ortaya salıverse, çok büyük ihtimalle dalga konusu haline gelecektir. Kanatlar kuşu uçururken görüldüklerinde insanı büyülerler. Buna mukabil, güvertede onun yürümesine mani olurken karşımıza geldiklerinde alaycı bir tavır ve hakaretamiz ifadelere konu olacakları da bir o kadar açıktır. Benzer şekilde, şairin hayal gücü şiir üzerinden kendini gösterdiğinde hayranlık üretirken, edebiyat kuramı üzerine dönen eleştirel bir tartışmada ortaya vurulduğunda abes kaçar, şairi utandıracak tepkilerin ortaya çıkmasına sebebiyet verir.

Alemdağ’da Var Bir Yılan’da öne çıkan bir diğer öykü olan “Dülger Balığının Ölümü” de, Türk şairin eserinde Fransız şaire ait olan albatros imgesinin bir başka yansıması konumundadır. “Birçok yerlerinde çiviye, kesere, eğriye, kerpetene, testereye, eğeye benzer çıkıntıları, kemikle kılçık arası dikenleri” olan bu balık, tarih öncesinden kalmış bir dinozor olarak alır hayatımızdaki yerini.

“Hristos balığı” olarak da anılan bu yaratık, İsa’nın onu uzun parmaklarıyla kavrayıp da kulağına bir şeyler fısıldayacağı ana kadar insanlara zarar vermiş, onları dehşete düşürmüş olan bir deniz canavarıdır. Dış görünüşünün kabalığına da yansıyan bu vahşet, medeniyetin (İsa’nın, insanca duyguların) dokunuşuna maruz kaldığı ana kadar korku saçmaya devam eder; tıpkı şaire özgü zincirinden boşalmış hayal gücünün gerçekliğin en dayanılmaz veçhelerinin üstündeki örtüyü kaldırıp insanları sürekli tedirgin etmesi gibi.

Ama gün gelir, şairin eleştirmenlerin yarattığı çekim alanına kapılıp kendini orada kaybetmesi gibi, dülger balığı da balıkçının denize savurduğu oltanın ucundaki yemin ayartısına kapılır:

“Oltaya tutuldu muydu dünyasına, sulara küsüverir. Nasıl bir korku içine düşer kim bilir? Onun için dünya bomboştur artık. Oltadan kurtulsa da fayda yoktur. Suyun yüzüne yamyassı serilir. Kocaman gözleriyle insana mahzun mahzun bakar durur. . . İnce zardan ağzını bir kere ağlara vurmasın, küstüğünün resmidir, dülger balığının.”

Şairin, bir kere eleştirmenle muhatap oldu muydu, Alman Romantiklerince sanatın alametifarikası olarak öne sürdükleri o paha biçilmez nahifliği kaybetmesi kaçınılmaz olur. En büyük hazinesi olan kendiliğindenliği ile arasına edebiyat kuramı girmiştir artık. Edebiyat kuramı her ne kadar o güne kadar üretilmiş olan yapıtların hülasası olsa da, şiir yazarken kurama bağlı kalmaya çalışmak ya da eleştirmenin olası değerlendirmelerini dikkate almaya devam etmek sönümleyici bir etki üretmekten başka bir şeye yaramaz. Ağzına bir kez olta değdiğinde dülger balığının bir daha iflah olmayacak oluşuna benzer şekilde, kendine eleştirmen gözüyle bakıp da zaten yapabildiği şeyin nasılını tefekkür etmeye koyulan bir şair artık yazamayacak, ürün veremeyecek duruma düşer. Baudelaire bu durumu şöyle ifade eder:

“Le Poète est semblable au prince des nuées

Qui hante la tempête et se rit de l’archer ;

Exilé sur le sol au milieu des huées,

Ses ailes de géant l’empêchent de marcher.”

Nietzsche’nin Apollon ve Dionysos ayrımını akla getiren ikinci dizede Baudelaire, bulutların prensi albatrosa benzeyen şairin okçuyla dalga geçtiğini, onu asıl ilgilendirenin fırtınalar olduğunu beyan eder. Okçu bilgi ve bilgeliğin; içerikten ziyade formun ve tutkulardan ziyade aklın ve ölçünün tanrısı olan Apollon’dan başkası değildir. Fransız şair kendini Apollon’un vazettiklerini hayata geçiren eleştirmenin biçimlendirici ve düzenleyici dokunuşundansa, tutkulara yer açıp kaosa davetiye çıkaran Dionysos’un etkisine bıraktığını anlatmaya çalışır. Şiirin bekası ve tekamülü söz konusu oldukça şaşırtıcı olana ve karmaşaya yönelik doğal bir eğilimin, ya da en azından kaosa karşı belli türden bir tahammülün söz konusu olması şarttır. Üçüncü dize ise, böyle bir tahammülün söz konusu olmadığı ortamlarda şairin alkışlanmak yerine yuhalandığını, denizler üzerinde süzülmesine yardım eden kanatlarının artık onun yürümesini dahi engellediğini dile getirir. Kuramla karşılaşan ve bir an için Apollon’u gereğinden fazla ciddiye alma tuzağına düşen şairin bir sonraki an gözden düşmesi kaçınılmazdır.

Sanatçının Toplum İçindeki Yeri

Gerek Sait Faik gerekse de Baudelaire sanatçıyı karadan uzaklaştırıp denizlerin dibi ya da üzerine gönderdiklerinde, sanatsal üretim ile ortalama toplumsal yaşam alanları arasına aşılması güç bir uçurum koyar, böylelikle de romantik bir sanat anlayışına bağlı kalmış olurlar. Zaten nahiflik ya da kendiliğindenlik olarak adlandırılan sanatsal hassa sanatçıyı içinden çıktığı toplum sayesinde değil, ona rağmen üretici hale gelen bir figür olarak konumlandırır. Bu şu demektir ki sanat, onların gözünde, sıradan insanın ortalama algısını işleyip bir kıvama sokmakla değil, onu aşıp geride bırakmakla mümkün olan bir üretim etkinliğidir.

Eleştirmenin dünyası kadar toplum içindeki konumuyla da gündeme gelen şair, aslen vahşi ve münzevi bir yaşama sahipmiş gibi gösterilir Sait Faik ve Baudelaire tarafından. Sahnede devleşen ama oradan inip de gündelik hayata karıştığında beceriksiz ve aykırı duran bir figürdür yaratıcı sanatçı onların gözünde. Topluma intibakı zayıf olmakla kalmaz, onun tarafından bir şekilde horlanır ve hırpalanır. En büyük suçu işi tadında bırakmamak; şiiri gündelik yaşamdan türetmekle yetinmektense yaşamın kendisini şiirselleştirmeye çalışmaktır.

Toplumun en büyük fantezisi ise ayrıksı duruşuna sahne üzerindeyken hayran olduğu şairi, sahneden indiği andan itibaren “içimizden biri” haline getirmektir. Toplum, kendisine şiir evreninin kalbinden seslenirken yere göğe koyamadığı şairi sahneden indirir indirmez normalleştirmeye çalışacak; sahip olduğu tüm sivrilikleri törpüleyerek onu da sıradanlaştırma gayreti içine girecektir. Sait Faik bunu kendi kafasındaki şaire karşılık gelen dülger balığı imgesi üzerinden şöyle dillendirir:

“Onu atmosferimize (suyumuza) alıştırdığımız gün bayramlar edeceğiz. Elimize görünüşü dehşetli, korkunç, çirkin ama aslında küser huylu, pek sakin, pek korkak, pek hassas, iyi yürekli, tatlı ve korkak bakışlı bir yaratık geçirdiğimizden böbürlenerek onu üzmek için elimizden geleni yapacağız. Şaşıracak, önce katlanacak. Onu şair, küskün, anlaşılmayan birisi yapacağız. Bir gün hassaslığını, ertesi gün sevgisini, üçüncü gün korkaklığını, sükununu kötüleyecek, canından bezdireceğiz. İçinde ne kadar güzel şey varsa hepsini birer birer söküp atacak. . . Bir kere suyumuza alışmayagörsün. Onu canavar haline getirmek için hiçbir fırsatı kaçırmayacağız.”

Burada dikkatten kaçmaması gereken husus, dülger balığının bir canavar olarak başladığı doğal hayatına topluma karışarak veda etmesi, ama toplumsal hayatın bir parçası olmaya başladığı andan itibaren de yine toplum eliyle gerisin geri bir canavara dönüşüyor olmasıdır. Bu şu demektir ki, şairi şair yapan yaratıcı içgüdü toplum ortalaması içinde törpülenip sıradanlaştığında bütünüyle yok olmayacak, şairi toplum içinde yaşamaya devam eden bir vahşi olarak yeniden konumlandıracaktır.

Sait Faik’in kafasındaki bu düşünce yankısını romantik bir Aydınlanmacı olan Jean-Jacques Rousseau’nun felsefi eserlerinde bulur. İnsana toplum dışı ve doğal bir öz yakıştırdığı İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Kaynağı adlı denemeyi takiben kaleme aldığı Toplum Sözleşmesi’nde Rousseau, insanın sahip olduğu beşeri özü edimselleştirip hayata geçirecek olanın toplumsal yaşamın ta kendisi olduğunu savunmaya başlar. Filozof artık toplumun insan bireyi için dışarlıklı bir konuma sahip olduğunu savunmaktan ziyade, toplumsallığın insan doğasına içkin, vazgeçilmez bir varoluşsal bileşen olduğunu vurgulama ihtiyacı duyar.

Şairin Firarı: Yaşamı Şiirselleştirmek

Canavarlıktan kurtulmak için topluma dahil olmak üzere çaba gösteren şairin toplumsallaşma yönünde attığı her adım onu gerisin geri çıkış noktasına geri döndürecek, makus kaderiyle buluşturacaktır. Geri dönen canavarlık teması, bu anlamıyla, şairin trajedisini inşa eden temel yapıtaşı konumundadır.

Canavarlığa dönüşün yakıtını sağlayan toplumun şairi kendi bünyesine kattıktan sonra ona karşı nasıl tavır değiştirdiğini betimlemek üzere şu dörtlüğü yazar Baudelaire:

“Ce voyageur ailé, comme il est gauche et veule!

Lui, naguère si beau, qu’il est comique et laid !

L’un agace son bec avec un brûle-gueule,

L’autre mime, en boitant, l’infirme qui volait !”

Açıklaması aşağı yukarı şöyledir: Şimdi derdest edilip güvertenin ortasına bırakılmış bu kanatlı yolcu ne kadar da beceriksizleşmiş ve güçsüz düşmüştür! / Bir zamanlar çok güzel olan bu yaratık şimdi nasıl da çirkinleşmiş, komik duruma düşmüştür! / Mürettebatın parçası olan tayfalardan biri gagasını elindeki yanan pipoyla dürterken, / Diğeri biraz önce göklerde süzülen bu yaralı hayvanı topallayarak taklit eder.

İnsanlar bir yandan albatrosun gagasını dürten tayfa gibi sürekli onu konuşturmaya çalışırlarken diğer yandan da onu taklit ederler. Bu taklit ise böyle yaratıcı bir kaynağı taklit etmenin imkansızlığını idrak ettikleri ilk anda alaya dönüşme riskini içinde barındırır. Rousseau, pedagoji üzerine yazdığı son eserinde genç öğrencisi Émile’in toplum içinde bir yabani olarak kalmaya devam edeceğini umduğunu söylerken, şairin toplumun kışkırtmalarına kanmaması gerektiğini hatırlatan Baudelaire’le aynı konumu paylaşır görünür. Sait Faik Abasıyanık ise kendisini ortalamaya çeken toplumun negatif etkisini bertaraf etmek üzere şaire çok daha orijinal bir şey tavsiye edecektir. Bu, hayranlarıyla eseri hakkında konuşma esnasında dahi kafasında hikayeler yazmaya devam etmektir.

Bunun ne olduğunu görmek ve yazıya bir nokta koymak üzere yukarıda zaten bahsini geçirmiş olduğum “Eftalikus’un Kahvesi” adlı öyküye kısa bir dönüş yapmak gerekir. Ağzından sanatının sırlarını almaya çalışan hayranı karşısında şairin onu bunaltan bu durumdan kurtulmak için yaptığı hamle son derece yaratıcıdır. Yanındaki gence karşıda durmakta olan kör bir adamı gösterip onun hakkında bir öykü uydurmaya başlar. Bu onu bir yandan hayranının sorduğu sıkıcı sorulara yanıt verme sorumluluğundan kurtarırken, diğer yandan da verilebilecek en doğrudan yanıtı verip onun merakını tatmin edebilmesini sağlar.

Karşı kaldırımdaki adamın oraya nasıl geldiği ve caddeyi geçtikten sonra neler yapabileceğine dair doğaçlama olarak uydurduğu hikaye, eleştirmen olmaya hazırlanan genç hayranının sanatsal yaratım sürecine bire bir tanıklık etmesine vesile olacak; sanatçının kendisini ise onu sanatsal üretim sürecinden koparıp sanat hakkında konuşmak zorunda bırakan o dayatmadan kurtaracaktır.

Sait Faik toplum ve eleştirmenlerin eline düşmüş olan sanatçıya hiç dağılmamasını; kendisi hakkında konuşma ayartısına kapılıp da ortalama algının kurduğu tuzağa düşmemesini öğütler. Yapılması gereken üretimin kendisini gündelik hayatla özdeşleştirmek, çalışmayı hiç bırakmayan sanatsal muhayyilesinin ona toplum içinde ayrıksı bir yer kazandırmasına müsaade etmektir.

Şairin kendini koruması içindeki şiirsel sesi hiç susturmaması ve yaşamın kendisini şiire dönüştürmesiyle mümkündür. Şairin benimseyebileceği tek yaşam yordamı onu şair kılacak olan fırtınanın içinde kalmaya devam etmek, fırtına sonrasında ortaya çıkacak olan sükutun çekiciliğine karşı direncini muhafaza etmektir.


[i] Tzvetan Todorov, Fantastik: Edebi Türe Yapısal Bir Yaklaşım, İstanbul: Metis Yayınları, 2004, s. 14.

Yazar Hakkında:

Emrah Günok

Çileli bir öğrencilik döneminin ardından, 1999 yılında Hacettepe Üniversitesi Maden Muhendisliği bölümünden mezun oldum. Mezuniyeti takiben, 2000 yılında ODTÜ felsefe bölümüne kaydolup, bu bölümden yüksek lisans ve doktora diploması aldım. 2012, yardımcı doçent olarak atandığım Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi'nde göreve basladığım sene oldu. Burada 5 yıl kadar görev yapıp, 2016 yılinda imzaladığım barış bildirisi gerekçe gösterilerek işimden atıldım. Hali hazırda sokak felsefecisi olarak yaşıyor, diğer yandan da görevime döneceğim günü bekliyorum. Evliyim ve Elif Nazlı' nın babasıyım.

Paylaş

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir