Genel olarak bir öykücü hüviyetine sahip olan 1936, İstanbul doğumlu Ferit Edgü’nün hayatı boyunca yazdığı üç romanın ikincisidir Hakkâri’de Bir Mevsim. 1976 yılında basılan Kimse adlı yapıtı takip eden ve 1977’de O adıyla piyasaya çıkan roman, Hakkâri’de Bir Mevsim başlığını filme çekildiğinde alacak, daha çok da bu isimle anılır olacaktır.
Mezun olduğu okulun öğrencileriyle yaptığı bir çevrimiçi görüşmede öğrencilere romanın hikayesini anlatır yazar. Askerlik görevini sosyal hizmetli olarak yapmak üzere Paris’ten Türkiye’ye geldikten sonra kendini bir öğretmen olarak atandığı Hakkâri’nin Pirkanis köyünde bulduğundan bahseder. 1964 kışını burada geçiren yazarın görevi çocuklara okuma yazma ve matematik öğretmektir. İşine dört elle sarılan Edgü karlar eriyinceye kadar kaldığı Pirkanis köyündeki gündelik yaşama ilişkin izlenimlerini derleyip kâğıda dökmekten de geri durmaz.
Öğretmen Mi, Yazar Mı?
Hayatında doğuyu ilk kez gören, öğretmenlik göreviyle atandığı Hakkâri’ye de Paris’ten çıkıp giden bir beyaz Türk ne yazar, yazabilir karşısına çıkan kendisine bütünüyle yabancı bir diyar hakkında? Ve kim olarak kolları sıvar yazmaya? Hafızasını şöyle bir yoklayıp da kendini bilindik bir figüre benzetmesi gerektiğinde aklına gelen ilk ismin Nuh, kendisine biçtiği mesleğinse denizci olması bir tesadüf olmaktan uzaktır muhtemelen.
Girdiği ilk derste dile getirdiği ilk basit talebin öğrenciler tarafından anlaşılmadığını görünce kendini muhtelif hayvan türlerinin bir üyesini yaklaşmakta olan tufandan kurtarmakla görevli Nuh’a benzetmesi, modern insanın ilkeller karşısında kapılmaktan kaçınamadığı kibrin bir ifadesi olarak mı okunmalıdır? Bu çocuklar onun tarafından kurtarılmayı bekleyen biçare hayvanlar mıdır onun gözünde?

Ama Ada Yayınları’nın yaptığı 6. baskının 72. sayfasında Ferit Edgü’nün bilimsel araştırmaya kolları sıvamış, sömürgeci zihniyetin temsilcisi konumundaki antropolog rolüne soyunmayacağının ipucunu verdiğini görme şansımız olur. Öğrenciler karşısında kapılmaktan kendini alamadığı yabancılaşma hissinin kaynağını dillerinin farklı olması olarak tespit eder. Bu noktada Fénelon’un ünlü eseri Télémak’ın çift dilli bir baskısını kullanıp Hollandalı gençlere Fransızca öğretirken aynı zamanda onların da dilini öğrenmeye gayret eden Joseph Jokotot’yu akla getirmemek zordur. Ama Rancière’in bir filozof, Edgü’nünse bir edebiyat insanı olmasından kaynaklı asimetri bir tarafa bırakılacak olsa bile, Cahil Hoca’yı Hakkâri’de Bir Mevsim’i anlamak için model almanın önünde başka pek çok başka engel de yok değildir.
Ferit Edgü, Kürtçe konuşan insanların karşısına Türkçeyle çıkmak zorunda kalan bir büyük şehirlinin, yazılmış romanı anlamak için önce onun dilini çözmekle mükellef olan okurla aynı paralelde olduğunu düşünür gibidir. Ama bu mülahazadan daha ifade edildiği ilk anda şüphelenmemek de oldukça zordur. Yoksa tam tersi midir Edgü’nün okura anlatmaya çalıştığı? Öğretmenin dediklerini anlamakta güçlük çekenin öğrenciler olmasındansa, onlara daha yararlı olabilmek için nasıl bir dil kullanması gerektiğini kararlı bağlamakla mükellef olanın öğretmen olması daha makuldür.
Ama işi öğretmenin deneyimlediği dilsel zorluklardan yazarın yaşadığı dilsel krizlere evrilten çok önemli bir hamle daha saklıdır bu romanda. Gerçekten de, kitabın yazılmasını ilham eden temel meselenin aynı anadili konuşanlar arasındaki iletişimi dahi baltalayan dilsel bariyerler olduğunu düşünmek pekâlâ mümkündür. Hakkâri, doğu, köy, mezra ve geri kalmışlık temaları da bu ana temanın birer izdüşümü olmaktan öteye geçmiyor olabilirler. Meseleye bu açıdan bakılacak olursa romanın sesini taşıyan, bir gün yazar olma hayali kuran ve askerlik görevini ifa etmek adına Hakkâri’ye öğretmen olarak atanan adı belirsiz birinci tekil şahıs anlatıcının sadece kurgusal anlatıcı olmakla kaldığı sonucuna varmak da kaçınılmaz olur. Buna mukabil söz konusu kurgusal anlatıcıyı (muhtemelen doğru bir şekilde) bir öğretmene, onun sınıfını, köyünü, köyün ileri gelenlerini ve ara ara indiği ilçeyi edebi fantezinin estetik bir çıktısına dönüştüren de gerçek yazar, yani Ferit Edgü’nün kendisidir.
Köy halkı için somut bir gerçeklik olan köy, onun için metinsel bir varlığa sahiptir.
Öğretmenin kurgusal bir varlık olması ölçüsünde Pirkanis’in gerçekliğini ifade edenin de tüm bir romanı estetik bir varlık olarak üretmekle meşgul olan yazarın maruz kalmaktan kaçınamadığı dil sürçmeleri olduğunu iddia etmek kaçınılmaz olur.
Zazi’nin Melâlini İzlemek ve İzleyici Olarak Zazi
Sevgi yok, saygı yok! Birinin bu töreyi kırması gerekmez mi?
Böyle soruyor Zazi öğretmene yeni bir kadın almanın arifesindeki muhtar kocasından dert yanarken. Bir yabancı ne diyebilir ki, diye aklından geçiriyor öğretmen. Yasa yok, hukuk yok, kimin eli kimin cebinde, kimin kanı kimin elinde diye yakınıyor uzatmalı asker mealen.

Hayat bir süreklilik olarak deneyimleniyor. Ölürken onun gözümüzün önünden bir film şeridi; yekpare, bölünmemiş bir film şeridi gibi geçiyor olduğunu söylememizin nedeni bu belki de. Montaj odasında kesilip yapıştırılmamış; tek sahne, tek plan olarak çekilmiş ayrıksı bir filme benziyor hayat; hatırlanamadan, öngörülemeden ve planlanamadan bir çırpıda akıp gidiveren taşkın bir nehir gibi.
Hatırlamayı güçleştirmesi ve her türlü planlama çabasını boşa düşürmesi bir ve aynı şey. Yaşamın kendisi zamanı silerek var olabiliyor âdeta. Zamanı yok etmeyen, onu her daim konu etmeyi gerektiren bir bakış ise hayatı öldürüyor buna karşılık. Hayatı ve bunalımsız varoluşu kesintisiz zaman akışı beslerken soru üretip sorgulamaya davetiye çıkaran tavır hayatı durduruyor. Ama onu durdurmakla da kalmıyor, çözümleyerek parçalarına ayırıyor. Parçalar arasındaki boşluklar yaşamsal bütünlükten dışlanmış olsa da onu sorgulamaya koyulacak olan dikkat için bir nirengi noktası sağlamış oluyor.
Zazi gibi sıradan bireylerin akışı kesintiye uğratıp yaşamı sorgulamaya başlayabilmeleri için içinde yüzdükleri nehrin onları taciz edecek, hatta yaralayacak sivri taşları sürüklüyor olması gerekiyor beraberinde. Muhtarın daha yüzünü görmemiş olsa da Zazi’nin üstüne kuma olarak getirmeye karar verdiği genç kız da bu taşlardan biri. Oradaki yaşamı ona karışmaksızın dışarıdan ve yukarıdan (karakollar köylerdeki hâkim tepeler üzerine kuruluyor ne de olsa) izleme ayrıcalığına sahip uzatmalının (karakolda askerliğini yapmakta olan sıradan bir erin) yaptığı yorumu ise Zazi gibiler ancak bir kriz çıkıp da akış rahatsızlık yarattığında yapabiliyorlar.
Kadın söz konusu sorgulamayı öğretmenin önünde yaparken, onun da köye aynen uzatmalı gibi görev icabı gelmiş, kendi hayatı bambaşka bir yerde kurulu bir yabancı olduğunu biliyor elbet. Ama köyünde edindiği deneyimleri kitaba dönüştürme kararını verecek olanın uzatmalıdansa öğretmen olduğunun da bilincinde mi acaba? Belli belirsiz bir sezgi; yargıya dönüşmesi mümkün olmayan belki, ama kadını şikâyetlenmek üzere uzatmalı askerden ziyade öğretmenin yanına getiren ipince bir his burada söz konusu olan. Ama zaten kadını doğru adrese yönlendiren söze dökülmemiş bu sezginin ta kendisi değil mi, onu köyün diğer tüm kadınlarının hiç homurdanmaksızın bir kader gibi kabullendikleri şeyi isyanla karşılamaya iten.[i]
Le Spéctateur: Kahramanı Tarafından Yazılan Roman
Romanın başında öğretmen, köye varışından kısa bir süre sonra, yetkililerle görüşüp okulun ihtiyaçlarını tedarik etmek üzere şehre iniyor. Şehir merkezinde onu en çok şaşırtan ise yaşlı bir Süryani’nin pek fazla müşteri çekemeyen sahaf dükkânı oluyor. Ondan aldığı bir harita, bir tılsım ve on tane kitap yanısıra gerekli malzemeyi de tedarik ettikten sonra köyüne dönüyor. Sahafın kendisine verdiği paketi açtığında karşısına çıkan kitaplardan birinin başlığı ise Ferit Edgü’nün romanı üzerinde bina ettiği ana fikri idrak edebilmek açısından iyi bir ipucu veriyor: Le Spéctateur, yani izleyici.
Tabi bu başlığın sunmakta olduğu ipucunu doğru değerlendirebilmek için yukarıda yaptığım mülahazaları yapmış olmanın gerekliliğini gözden kaçırmamak gerekiyor. Hayatı kendini onun sürüklenişine bırakan, böylelikle de yabancılaşmaya düşmeksizin bir bütünlük hissiyle yaşayanla onu dışarıdan gözlemek durumunda kalanın kesintili, huzursuz ve yabancılaşma dolu varoluşu arasındaki fark söz konusu burada. Zazi’nin başına geleni öğretmen neredeyse bilinçli olarak seçiyor. Evet, öğretmenin atandığı, mecburen geldiği yerdeki zorluklarla dolu hayatı bile seçebilecek durumda oluşunu atlamamak önem kazanıyor bu noktada.
Ama öğretmen ve Zazi arasında yaratılan ayrım fazla ucuz bir dikotomiye karşılık gelmiyor mu? Bu ikilik şunu söylemeye zorluyor içine düşeni: Zazi’yi üzerine getirilen kumayı kabul etmeye, anneleri çocuklarının ölümü karşısında sessiz kalmaya, devletten yardım isteyen bireyleri eli boş dönmeye icbar eden her ne ise, öğretmeni hiç zorunlu olmadığı halde huzursuzluğa sürükleyen de tam olarak o. Bunların ilki kendisine mecbur olunan bir huzursuzluk iken, yazarınki keyfi bir taklit, zayıf ve gelip geçici bir kopyası gerçek acıları ve kayıpları üreten aslının. En azından ilk bakışta böyle görünüyor.
Ne var ki, bu akıl yürütmenin bir de sağlamasını yapmak, dolayısıyla da soruyu tersten sormak gerekiyor: Zazi de içinde sürüklenip gittiği hayatını yeri geldikçe sert sorgulamaların konusu kılmak, bazı şeyler için büyük bedeller ödemeyi göze almakla kendi yaşamının müellifi haline gelmiş olmuyor mu? Hatta kapılıp gittiği içsel sorgulamanın fikrî izdüşümlerini kâğıda geçiren öğretmenden farklı olarak düşüncelerini kendi bedenine yazmak durumda kalan çok daha gerçek bir müellif, çok daha sahici bir mütefekkir haline gelmiyor mu bu sıradışı kadın?
Hakkâri’de Bir Mevsim bu anlamıyla doğunun sert koşullarını kayda geçirip aktarmayı hedefleyen nesnel bir metin olmaktan uzaklaştığı intibaı yaratmaya başlıyor. Yukarıda da değindiğim üzre, romanın filme çekilmeden önceki orijinal başlığı O. O, işin başında anlatacağı dünyanın dışında duran aşkın anlatıcı konumunu ihsas ettiren bir başlık olduğu intibaı yaratırken, metnin ilerleyen sayfalarında durumun hiç de böyle olmadığını gözardı etmek iyiden iyiye zorlaşıyor. Yazarın bu konuda okura içini dökerken söylediği bazı şeylerden artık şunu çıkarmak çok zor değil ki, “O” daha sonra seyrine daldığı “Onlar”la hemhal olup da “Biz”e dönüşme yoluna çoktan girmiş olan soyut bir başlangıç noktasından ibaret; Edgü’nün vicdanı tarafından açılan yarış pistine ancak padok kadar dahil edilebilecek kadar dışarlıklı bir bileşen.
Şimdi şunu soralım: Zazi yazarını yönlendiren (öğretmeni muhtarla konuşmaya sevk eden) bir anlatı kahramanı gibi düşünülemez mi? Roman kahramanlarının belli bir aşamayı geçtikten sonra yazara ne yazacağını dikte ettiğini hayal etmek çok mu zor? Hem böyle olmasa nasıl ağlardı Tolstoy Anna Karanina’nın ölümüne?
Öte yandan, zaten hepimiz hakkında anlatılan hikâyeleri biçimlendirmek için her an müdahale etmeye hazır, yazarı etki altına alıp hakkımızda anlatacaklarını istediğimiz kıvama sokma gayretine giren anlatı karakterleri değil miyiz? Zazi için sormuştuk, o da kendi hayatının müellifi mi diye. Şimdi anlıyoruz ki, herhangi bir yazarın kaleme aldıkları da kendisini baş karakter haline getiren bir üst anlatının tanrısal müellifini etkilemek için döktüğü dilden ibaret sanki.
Yazı sadece hayatı yazmıyor. O hayata hayatla yanıt vermenin bir yolu. Anlatmak kesinti yaratmak olsa bile, anlatının hayatla kucaklaştığı noktada tüm kopukluklar akış ve sürükleniş etkisiyle birleşip bütünlüğe dahil oluyor.
Anlatı karakterinin anlatıyı yazabiliyor olması ölçüsünde yazmakla yaşamak buluşuyor, edebiyatın işlevini sorgulamak enikonu zor bir iş haline geliyor.
Hayatın İçinde Saklı Kalan Hikayeleri Tamamlayıp Öyküye Dönüştüren Yazar
Romanın Hakkâri’deki yaşam koşullarını belgeleme gayreti içine girmektense edebi dil, yazarın konumu, anlatı ve gerçeklik arasındaki ilişkinin mahiyeti gibi daha kuramsal meseleleri gündeme getiren üst anlatısal bir karakter arz ediyor oluşunu Zazi hakkında yazarken zaten incelemeye gayret ettim. Ama aynı meseleleri bir başka açıdan gündeme taşımanın yolunu açacak olan diğer karakter, yani Halit’ten bahsetmeden geçmenin de büyük bir hata olacağını hissediyorum.
Şimdi soralım Halit’i ve onun öğretmene anlattığı ölü bulunan iki Acem’le ilgili hikâyenin diğer karakterler ve onların hikayelerinden farkı nedir diye. İki Acemi sınırdan alıp Van’a götürürken arkadaşıyla birlikte öldürüp onların heybelerine el koymuş oldukları şüphesini yaratan hikâyenin sürekli olarak gündeme gelmesinin; daha doğrusu, öğretmen tarafından gündeme getirilmesinin nedeni ne? Okuru genç adamın gerçekte ya da öğretmenin nezdinde böyle bir cürmü işleyip işlemediği hakkında düşündürmek değil şüphesiz. Zaten Halit önümüzdeki hikâyenin kahramanlarından biri bile değil, ki onun ahlaki sorgulamasına girişme yükümlülüğü okur vicdanında bir baskı yaratsın. Daha doğrusu, elimizdeki roman klasik anlatı kalıbının o kadar dışında ki, olay örgüsünün akışına kapılan faillerin kaderine ortak olmak ya da onlar hakkında yargı üretmek gibi bir durumun okur açısından bağlayıcı olmadığını görmek hiç de zor değil.

Romanın bir yerinde sitem ediyor Halit öğretmene. Ben şehirde senin hakkında anlatılan bir sürü kötü şeye kulak tıkarken, sen kendi hakkımda anlattığım bu olayın içinde kalan mantıksal boşlukları doldurmayı, sonuçta da beni suçlu ilân etmeyi tercih ettin diyor. (Oysaki Halit Acemlerin ölümüyle ilgili olarak önce suçlu bulunmuş, sonra aklanıp salıverilmiştir). Senin suçun, diye de eklemeyi ihmal etmiyor, kendini benim yerime koyarken aşırıya kaçmak. Eh, bir yazarın yarattığı karakterle arasındaki rabıtayı bundan daha iyi özetleyecek daha ne söylenebilir ki?
Ama işte bu, diye fikrini beyan eder görünüyor bu noktada Ferit Edgü, ben her ne kadar görmezden gelmek ve görünmez kılmak yönünde büyük çaba harcamış olsam da yazar ve yaratılan karakter arasında aşılması mümkün olmayan bir ontolojik fark vardır. Ve bu fark yüzündendir ki yazarından bağımsız varlığa sahip olduğunun farkında görünen Halit gibi bir karakter dönüp öğretmen aracılığıyla yaratıcısıyla konuşabiliyor. Bu temize çıkma çabasının ise karakterin kendini var eden yazarla girdiği metin ötesi bir iletişim olarak yorumlanması gerekliliğini takdir edebilmek ise okurun dikkatinin keskinliğine kalmış oluyor.
Halit’e seslenirken bize âdeta şu mesajı vermeye çalışıyor Ferit Edgü: Yaratılmış, dolayısıyla da ancak olay örgüsünün yarattığı akışa kapılarak var olabilen senin gibi bir anlatı karakterinin yazar hakkında söylenenleri kulak ardı etmesi ve sorgulamaması mümkün, hatta gayet doğal. Buna mukabil benim, diyor, kurgusal anlatıcı konumundaki öğretmenin verdiği tepkiler üzerinden de olsa, yarattığım karakter olarak seni (Halit’i) şaibeli kılan yarım yamalak hikâyeyi anlatının bütünlüğüne eklemlemek, dolayısıyla onun içinde kalan boşlukları tamamlayıp roman gerçekliğine iade etmek gibi bir yükümlülüğüm var. Zaten özel bir paranoya değil mi yazarı diğer insanlardan ayırıp da yazar haline getiren?
Ama kitabın 55. Bölümünde tekrar beliren Halit öğretmenin gerçekten karşısına çıkan değil, uzun zamandır ortalıkta görünmeyip de onun rüyasına giren Halit. Yani öğretmen bu noktada kendisiyle hesaplaşıyor, suçlamakta ısrar ettiği adamla değil. Öğretmen bunu direkt olarak söylemese de Ferit Edgü’nün ona dolaylı olarak söylettiği şey şu gibi: Hikâye yaratmam ve bunun için de seni harcamam gerekiyordu Halit, beni affet! Zaten tanıştıkları ilk günden itibaren Halit’in öğretmene kendisinin de onun gibi bu köyün yabancısı olduğu yönündeki ısrarlı ve esrarlı beyanı Halit’in de kurgusal anlatıcı öğretmen gibi yazarın muhayyilesinden fışkıran bir tip olduğu izlemini beslemiş olmuyor mu?
Anlatısal Olmayan Romanın Hayalet Karakterleri
Seyit öğretmenin kapısından içeri giriyor kaçıncı defa. Romanın başında ölen bebeğin babası olmaktan başka bir özelliği almayan bu adamın öğretmene duyduğu minneti ifade etmek için ikide bir de hayalet gibi belirivermesinin alametifarikası ne? Bu sefer de yeni doğacak çocuğunun adını koymasını rica ediyor ondan. Eh, bu da bir yazar için zor bir iş değil. Ne de olsa yarattığı karakterlere isim vermeye alışık o. Anlatısal akış öyle gerektirdiği veya o an canı öyle istediği için onların canını almaya karar verişindeki kolaylık ve alışkanlıkla yapıyor bunu ne de olsa.
Ama hayalet karakter olmaktan öteye geçememek Seyit’e özgü bir durum değil kuşkusuz. Zazi ondan daha mı gerçek? Genç kadın, neredeyse yazar konumuna göz dikme cüretini göstermekle kurgusal metin içinde ortaya çıkan karakterin yazarla arasındaki bağlantıya ilişkin soruları tetiklemek gibi bir işleve sahip olmakla yetinmek zorunda. Muhtarın kendisi, öğrenciler, Zazi’nin oğlu ve son bölümlerden birinde karşımıza çıkacak olan müfettiş… Bunların hangisi olay örgüsü boyunca kaderlerini merak etmemizi sağlayacak bir ağırlık yaratıyorlar ki anlatısal gerçeklik dahilinde? Tek bir işlevleri var, o da edebiyat evreninde yaratılan öykü karakterlerinin müellifin elinden çıkan birer gölge olmaktan öteye geçen bir varlıkları olmadığını ihsas ettirmek.
Hakkari’de Bir Mevsim bütünüyle bir edebiyat kuramı gibi çalışıyor, buna kuşku yok.

Hakkâri gibi bütün gerçekliği acılar üzerine bina edilmiş olan (ki, yazar bu yöndeki duyarlılığını fırsat düştükçe aktarmaktan geri durmuyor) bir coğrafyayı dil ve gerçeklik arasındaki rabıtanın hususiyetleri üzerinde yapılan linguistik bir sorgulamanın dekoru kılmak…
Ferit Edgü’nün bir yazar olarak büyüklüğü tam da bu yönde sergilediği cüretin büyüklüğü ve akıl almazlığından kaynaklanmıyor mu?
Evet, karakterler rüyada beliriveren hayaletler olmanın ötesine geçebilen varlıklar değiller. Rüyasında bir cellat ve yanında kurbanını görüyor öğretmen. Suç ise Halit’in Acemlerle başından geçenlerin etkisi altında olduğundan olsa gerek, cinayet. Hükümlü tabi ki Halit. Cellatsa, hiç şaşırtıcı olmayacak şekilde, Zazi’nin gururu üstüne basıp geçmekten ve çocukların ölümünü soğukkanlılıkla karşılamaktan geri durmayan Muhtar. Bunda şaşılacak bir şey yok. Gerçek dünya deneyiminin yol açtığı ifade edilemeden kalmış duyguların sembolik bir temsili rüya. Öğretmenin açtığı paketten çıkacak olan bir sonraki kitabın başlığının Düşlerin Anahtarı olması şaşırtıcı olmasa gerek.
Süryani’nin ona verdiği paketin içinden çıkan bir başka nesne de üzerine kazınmış belirgin çizgilerle bronz bir el heykeli. Sahafın tabiriyle, bir tılsım. Bunu mürekkebe buladıktan sonra kağıtlara basmaya, sonra da bu kağıtları muska diye insanlara dağıtmaya karar veriyor öğretmen. Kopyalarını muska adı altında dağıttığında insanların içini pozitif duygularla dolduracağını umduğu, kendisininse tılsımına ancak onu kendisine veren Süryani gibi bir adamsa inanmaya yaklaşacağı bir nesne. Edebiyatı edebiyat, yazarı ise yazar haline getirecek minimum hurafe dozu tılsım.
Hayalin kâğıda basılmış hali… Okuru edebi tahayyülün parçası olmaya davet eden olmazsa olmaz nesne… Kısaca kitap.
Kitap satıcısıysa roman içindeki belki de en somut karakter. O bir hayalet değil sanki. Zira edebiyat hakkında bir üstkurmaca olma özelliği ihtiva eden Hakkari’de Bir Mevsim için olabilecek en gerçek nesne kitap. Kitapları yakıldıklarında orayı terk etmek zorunda kalan Süryani’nin kaderi, bir kez öğretmenle tanıştıktan sonra bir daha ortaya hiç çıkmamış olsa da (ve belki de bu yüzden) roman boyunca talih dönüşü olarak nitelenmeyi hak edecek belki de tek olay.
Yazarın Hal Dönüşümünün İfadesi Olarak Deniz-Kara İkilisi
Süryani’nin öğretmene verdiği kitaplardan birinin başlığı O. (Bu aynı zamanda Ferit Edgü’nün kitabının da orijinal başlığı). Öğretmen bunun aslında bir kitap değil de defter olduğunu sonradan fark ediyor. Ne de olsa defterlerin başlığı olmaz. (Niye olmasın ki, diye soruyorum kendime bu noktada. Başlıklı defter kişiye yazarlık görevini başlıksız deftere kıyasla çok daha kesin bir şekilde veriyor ne de olsa).
“O” bir insanın kimliğini taşıyacak olan sıfır noktası gibi tınlıyor. Başlığı olduğu kitabın da boş bir defter olması; defteri yazanın ancak ne yazacağına bağlı olarak onu bir kitaba, kendini de bir “kim”e dönüştüreceği açık gibi. Ama bu defteri doldurmanın akla gelebilecek en az iki biçimi var sanki. Bunlardan biri bir bardağı doldurmak gibi bir metaforla karşılanabilecekken, diğeri bir balonun içine su doldurma çağrışımına sahipmiş gibi görünüyor. Dolarken şekil değiştirmeyen rijit nesneyle, ne kadar dolduğuna bağlı olarak şişen plastik cisim arasındaki farktan bahsediyorum. Ferit Edgü bunu deniz adamı olmakla etrafı geçit vermez dağlarla çevrili bir kara parçasında yaşayan kazazede olmak arasında kurulan ikilik üzerinden ifade etmeyi seçiyor.
Kaza geçirip karaya çıkana kadar bir deniz insanı olarak yaşadığı konusunu sıklıkla gündeme getirirken öğretmen değilse de yazarın, Ferit Edgü’nün söylemeye çalıştığı şey ne? Bunun olası iki yanıtı var.
Edgü’nün doğuya gidip de Hakkâri’de Bir Mevsim’i ya da O’yu yazmaya başlamadan önce bir roman ve iki öykü kitabı yayınlattığını biliyoruz. Öğretmen karakterine sinmiş olan yazar havasının kaynağı da bu olsa gerek. Dolayısıyla yazar ve yazdığı şeyden meydana gelen ikiliyi akışkan deniz üzerinde yüzergezer olmakla ve karada sabitlenmek arasındaki zıtlıkla karşılamak mümkündür.
İstanbul’daki yazar için konu seçiminden ziyade üzerinde çalışacağı malzemeyi nasıl şekillendireceği önemli muhtemelen. Hakkâri’de ise durum biraz daha farklı. Burada içine düştüğü dünyada karşısına çıkan koşullar o kadar ağır ki, hakkında yazmaya hazırlandığı nesne onun bir yazar olarak dikkatini kendi üzerinde sabitliyor âdeta. İstanbul’daki sorumsuz yazarın sadece üslup meseleleriyle ilgili olmasına karşın, burada toplumsal gerçekliğin kendisi onda yazılmayı bekliyor olduğu hissini uyandırıyor muhtemelen. İstanbul’daki denizciye nasıl yazacağını dikte eden herhangi bir şey yokken, Pirkanis’te yüzleşmek zorunda kaldığı gerçeklik artık en iyi ihtimalle demir atma zamanı geldiğini, kötü ihtimalle de büyük şehirde yüzdürdüğü gemisinin artık karaya oturduğu çağrışımını yapıyor büyük ihtimalle.

Bu arada kendisine ve başkalarına yazılmış pek çok mektup toplanıyor öğretmenin elinde. Göndericiler ondan, kendilerinden ve başkalarından bahsediyorlar. Bir şekilde bunları yanıtlaması gerektiğini biliyor ve yapabileceği tek şeyi yaparak hepsini birden tek bir mektupla yanıtlama kararı alıyor. Bu da yazarın kaleme aldığı her kitabın gerçek ve olası okurlardan gelen alakalı ve alakasız pek çok mektubu yanıtlayan tek bir mektuba benzetilebileceği düşüncesini getiriyor akla ister istemez. En azından Ferit Edgü’nün meseleye böyle baktığını.
Ama kara-deniz ikilisinin yazarlık rolünü farklı şekilde değerlendirmeye başlamaktan başka ve daha derin bir anlamı daha var. Bu ise bizi genel olarak kimliğin nasıl bir şey olduğunu sorgulamaya götürüyor.
Kara-Deniz İkilisi ve Kimlik Arasında Ters Korelasyon
Mektuplardan birinde kim olduğunu çok da hatırlamadığı, ama onun için çok endişelendiğini tekrarlayıp duran sevgilisi İstanbul’u terk etmekle aslında kendinden kaçmaya çalıştığını söyleyerek serzenişte bulunuyor. Kadın bir bakıma haklı.
İnsan sabit bir kimliğe onu o kişi olarak tanıyan ve Allah’ın günü o kişi olarak onaylayan insanlar arasında kaldığı sürece kavuşuyor. Bir başka deyişle, bireyin bir kimlik üretebilmek adına belli bir toplum içinde o ya da bu kişi olarak algılanıyor olmaktan başka bir kaynağa sahip olduğunu söylemek zor. Ama burada Ferit Edgü’nün okura hatırlatmaya çalıştığı şey bu mülahazanın üzerine başka bir şey daha koyuyor: Alışkanlık sonucunda her zaman içinde yer alınan toplumu bir türlü kenara bırakamamak, aslında onların seni nasıl tanıdıklarına bağlı olan kimliğini fenomenal karakterinden soyup mutlaklaştırmak gibi beklenmedik bir sonuca da yol açıyor. Kendisi hakkında “ben buyum” ya da aynı çevreye bağlı bir başkası için “o şöyle şöyle bir adam” diyenler, söz konusu mutlaklaştırma eğilimine sosyal alışkanlıklarını değiştirmeyi akıllarından bile geçiremeyecek oldukları için kapıldıklarının bilincinde değiller kuşkusuz. Halbuki yapılması gereken başka muhitlere girip kendi kimliğin üzerinde deneyler yapmak. Buna bir şekilde kimlik etiği gibi bir ad vermek bile mümkün. Ancak kimlik etiğine bağlı olarak sürdürülen bir yaşam kendinden kaçmakla kendini aramak arasındaki zahiri farkı ortadan kaldırıp, onların kökensel özdeşliğini açığa vurma potansiyeli barındırıyor.
Zaten mektuplardan birini gönderen filozof arkadaşına hitaben “benim ne olup olmadığımın kararını bana bırakın”, diyor öğretmen. Kişi mümkün olduğunca yer değiştirip alışık olmadığı toplumların parçası olmakla kendi üzerinde deneyler yapmış oluyor. Bu da kişinin kimliğiyle arasındaki ilişkinin onun bu deney düzeneğini çalıştıran ve kontrol gruplarını düzenleyen birine dönüşmesi ölçüsünde bir verililik ilişkisi olmaktan çıkıp sorumluluk ilişkisine dönüşmeye başladığı anlamına geliyor. Bunlar Ferit Edgü’nün etkisinde olduğu varoluşçuluğun farkına varmamıza yardımcı olabilecek pasajlar.
Bir süre sonra öğretmenin kendinden kaçmak ve kendini aramak arasındaki dikotomiyi aşıp bambaşka bir talebi dile getirmeye başladığına tanık oluyoruz: “İzin verin de burada çıldırayım!” Neden? Çünkü her toplumun alışkanlıklarına bağlılığı ölçüsünde başka alışkanlıklarla bezeli toplumların çılgın olduğunu düşündüğünün gayet farkında öğretmen. Kendi dilini konuşmayan herkese barbar diyen Yunanlılar gibi. Dolayısıyla öğretmen yer değiştirerek, başka bir hayata özgü başka normların taşıyıcısı haline gelerek iki toplum arasındaki farkın görünür olmasını sağlayan bir arayüz görevi görmeye başlıyor. Özerk bir bireyin kendini bir arayüze indirgemeye razı olduğu bu aşama ise çıldırma ve kimliklenmenin aynı anlama gelmeye başladığını haber veriyor.
Üstelik daha İstanbul’a dönüp de üzerine o zaman zarfında sinmiş onca başkalıkla eski tanışları önünde arzı endam etmiş bile değil. Önyargı o boyutta ki, içlerinden biri sessiz ve şikâyetsiz biçimde oralarda yaşamayı kabullenmiş, üstelikte de bundan memnuniyet duymuşsa bunca zaman, o kişi olsa olsa çıldırmış demektir. Ama, diyor öğretmen, benim kendimden kaçtığım ya da sizin ona verdiğiniz anlamda çıldırdığım falan yok. Bilâkis kendimi arıyorum. Hatta buluyorum da. Onları buldukça kendimi buluyorum. Çıldırmanın gerçek anlamı tam da bu!
Yukarıda deniz insanını herhangi bir meselenin sorumluluğunu almayan, bu anlamıyla da yazınsal maharetini üsluba yönelik yaratıcılık üzerinden sergilemeye çalışan yüzergezer yazar olarak tanımlamıştık. Şimdi görüyoruz ki, deniz adamı toplumsal varlığı her daim baskın olan, dolayısıyla da kimliği belli çevrelerde nasıl tanındığına bağlı olan modern bireye karşılık geliyor. Buna mukabil kara adamı ya da kazazede önceki bağlamda yazı konusunu (yani gerçekliği) bir sorumluluk olarak sırtlanıp üslup arayışını küçük gören toplumcu gerçekçi yazar çağrışımına sahip. Ama yazar personasını kimlik bağlamına genişlettiğimizde gerçekliğin ağırlığı altında ezilen, ama kimliğini de buradan itibaren değerlendirmekten memnuniyet duyan başka bir birey tipiyle karşı karşıya geliyoruz. Yazar yüzergezer kılan koşulların, alışık olduğu sosyal hareketliliğin dışına düşüp de doğaya yakın duran bir toplumsal yaşama demir attığında “deniz adamı”nın anlamını değiştirmemizi gerektiren yeni bir ruh haliye karşı karşıya bırakıyor biz okuyucuyu.
Şimdi sorabiliriz: Toplumun değişken yargılarına teslim edilmiş bir kimlik mi eşanlamlıdır çılgınlıkla, yoksa toplumun ötesine geçip doğal ihtiyaçları fark etmeye başlamış olanın sabitlenme karşısında sergilediği tevekkül müdür sözcüğe anlamını veren?
Ferit Edgü’nün Hakkâri’de gördüğü şey şudur muhtemelen: İstanbullu yazarın (yani deniz adamının) yazınsal üslubu konu alan oyunlar üretmekle sırrına ermeye çalıştığı absürt ve hiçlik gibi varoluşsal durumlar, bir başka coğrafyanın insanları tarafından gündelik olarak zaten yaşanmakta. Hakkâri’de Bir Mevsim bu gerçeğe gözünü açmanın romanı olarak okunmalı sanki!
Yanıtsız Kalan Sorular ve Yorumsuz Fotoğraflar
Filozof arkadaşına şöyle yazıyor öğretmen: “Ben buradaki gerçekliği kendi dilimize tercüme ediyor değilim…” Çünkü ancak aklı başında, yani kendi kimliğine ve içinde o kimliğin ortaya çıktığı toplumsal yapıya bağlılığını sürdürme kararlılığında olan biridir bir gerçekliği başka bir gerçekliğe tercüme edebileceğine inanan. Oysaki bu adam başka bir dilde ifade edilemeyecek, ancak içinde yaşanırsa sırrına vakıf olunabilecek yepyeni bir dünya içinde olduğunu ifade etmiş olur böylelikle. Bir başka deyişle, çılgınlığın anlamını kavrayabilmemizi sağlayacak olan şey tercümenin imkânsızlığıyla ilgili olarak ortaya konulmuş bulunan bu mülahazadan başka bir şey değildir.

Romanın gerçeklik ve dil arasındaki rabıtayı tartmaya çalışmak amacıyla yazıldığını yukarıda zaten belirtmiştim. Tercümenin olanaksızlığını deneyimlemenin nüfuz edilemez gerçekliğe toslamakla aynı anlama geldiğini ortaya koyan bu mülahaza, dile ve edebiyata dair bir başka tema tarafından da besleniyor şimdi. Yanıt olarak kaleme aldığı mektubun yine filozof arkadaşına hitaben yazdığı bir bölümünde, ona gerçek soruların karşılığı olmayan sorular ve bunların da başkalarına değil kendimize sorduklarımız olduğunu ifade ediyor öğretmen. Okuru eline kalem kâğıt almaya devam eden pasajla da birleştirilince yanıtı olmayan gerçek soruların söylenemeyecek, sadece yazılacak sorular oldukları sonucuna varmak durumunda kalıyoruz. Zira bir konuşma esnasında muhatabı ikna etmenin yolunu öyle ya da böyle bulmak mümkünken, boş kâğıda aktardığım bir soru vereceğim her yanıta direnme potansiyeli taşır. Bir sorunun sahihliğini ölçen ise onun yanıtlar karşısındaki direngenliğinden başa bir şey değildir. Çocuklar göz göre göre öldüklerinde devletin neden kimseyi yardıma göndermediğine ilişkin sorunun yanıtsızlığı soruyu gerçek bir soru, içinde yaşanılan gerçekliği de gerçek bir gerçeklik haline getirir. Soruyu soru, gerçeği gerçek yapansa dil karşısındaki geçirimsizlik ve direncinden başka bir şey değildir. Gerçek edebiyatı ise ancak bu ikisinin ortaya koyduğu mukavemet karşısında bükülüp boyun eğmiş bir kalem yazabilir.
Yanıtlanamayacak sorular ve nüfuz edilemeyecek gerçeklik temalarını aynı potada eritmeye yardım edecek bir üçüncü tema ise yine aynı bölümde karşımıza gelir. Öğretmen kendisinden tanık olduğu her şeyin fotoğrafını çekip kendisine göndermesini isteyen esrarengiz sevgiliye onun bu talebini haklı bulduğunu, zira dile dökülmesi mümkün olmayan bu acı gerçeklik kesitini görünür hale ancak fotoğrafın getirebileceğini ikrar ederek karşılık verir. Biz buna şunu ilâve edebiliriz ki, yazı da fotoğrafın gösteremediğini göstermek için yazılır.
Yaptığım her edebi eser incelemesine eserin bir özetini çıkararak başlamaya özen gösteririm. Özet herhangi bir kurmaca eser dahilinde neyin anlatıldığını onun nasıl anlatıldığından ayırt etmeye yardımcı olur. Edebiyatçı sanatını üslubu verecek olan söylemi inşa ederek icra edecekken, anlatıda neyin anlatıldığı fotoğraflanması mümkün olan bir sabit olarak kenara ayrılır. Dolayısıyla bahsini etmekte olduğum bu pasajlar boyunca Ferit Edgü’nün romanı iyiden iyiye edebiyatın neliğine ilişkin kuramsal bir tartışma kıvamına getirdiğini gözden kaçırmak iyiden iyiye imkânsız hale gelmeye başlamıştır.
Ama teorik analizi bu derinliklere ulaştırmışken dahi bununla yetinmekten uzaktır Ferit Edgü. Öğretmenin yazdığı mektup iki boş satıra yayılan noktalarla sona ererken, yazar okuru bu boşlukları doldurmaması konusunda uyarmayı ihmal etmez.
Zira edebi yazı her biri bir anlama gelen cümlelerin toplamından daha fazla anlam üretme kapasitesiyle karakterize olunur. Düz, bildirimsel metinler dahilinde hiçbir metafor içermeyen beş cümle yanyana geldiğinde anlamın da beşe katlanacağını düşünmekte beis yoktur. Ama edebi yazı teşbih ve metaforlarla dolu olacağından onu bu denli düz bir şekilde matematiğe havale etmek mümkün değildir. Ama iki satır boyunca yanyana dizilmiş noktalardan bahsederken Ferit Edgü’nün bu söylediğimden daha fazlasını ihsas ettirmeye çalıştığı da açıktır. Bu noktalar (ya da, en kısa haliyle, üç nokta) yazarın nefesi, konuşuyor olsa kurduğu cümlelere vereceği vurgu, elini kolunu harekete geçirecek olan jest ve yüzünü şekilden şekle sokacak olan mimiktir.
Bunlar olmadan edebiyat olmaz; edebiyat olmaksızın da yazı. Duygusal iniş çıkışları bütünüyle gözardı etmekle salt olguları bildirme işini üzerine almış olan nesnel yazı içinde suskunluklara da yer veren böyle bir yazıdan türetilebilir ancak. Bunun tersiyse doğru olmaktan uzaktır.
Hayat Deney Değilse Deney Nedir?
Romanın sonunda okula bir müfettiş gelir. Müfettiş öğretmene görev süresinin sonuna geldiğini, kısa bir süre sonra köyden ayrılıp istediği yere gidebileceğini bildirir. Herkes onun bu deneyden başarıyla çıktığını, bu süre boyunca yüzleşmek zorunda kaldığı koşullara dayanmak söz konusu olduğunda beklentinin üzerinde bir başarı sergilediğini söyler.
Müfettişin kullandığı şu iki sözcük öğretmen için özellikle dikkat çekicidir: “deney” ve “dayanmak”.
İyi de kişinin sürdüğü yaşam nasıl olup da bir deneye indirgenebilir ki? Deney başarıya ulaşıp ulaşılamadığına yönelik olarak bir sonuç çıkartılmasına izin verecek, ortam koşullarından bütünüyle soyutlanmış, kapalı bir süreç hüviyetine sahiptir. Buna mukabil yaşam iptal edilmesi, kısa bir süreliğine dahi olsa askıya alınması mümkün olmayan, bu anlamıyla da yeniliklere ve sürprizlere her daim davetiye çıkaran ucu açık bir akış olarak tahayyül edilmelidir.
Müfettişin anlamadığı şey budur. Deneyin artık tamamlandığını ilân eden müfettişe bundan sonra ne yapacağı, nereye gideceğini bilmediği yanıtını verirkense öğretmenin ifade ettiği şeyi ancak şu şekilde yorumlamak mümkünmüş gibi görünür: Evet, deney bitmiş olabilir ama yaşamın devam ettiği kesindir!
Aslına bakılacak olursa, köye ilk geldiğinde önündeki bu bir mevsimlik sınavı geçip geçemeyeceği konusunda öğretmenin kendisi de endişelidir muhtemelen. Yani oraya henüz varmış olan öğretmen bir bakıma müfettişle aynı bakış açısına sahip olsa da, oradan ayrılmaya yaklaşan öğretmen önünde uzanan çileli deneyi bilimsel bir tecrübeden yaşamın ta kendisine evriltecek olan dönüşümü çoktan tamamlamış vaziyettedir. Ora halkının gündelik koşturmacasının bir parçası olup da onların sorunlarına ortak olan, daha da önemlisi onların çaresizlikleriyle kıvranan bu genç batılı, orada öğrenmekle dönüşmenin aynı anlama gelmesini sağlayacak doğal bir eğitimden geçmiş gibidir.
Öğretmenin bu durumuna mukabil, yazarın durumu biraz daha farklıdır. Yaşamı dondurmak, akışını yapay yollarla kesintiye uğratıp da hayat nehrini incelenecek kıvama getirmek yazarın yapmaktan kaçınamayacağı bir şeydir. Yukarıda söylediklerime atıfla, yazarın ilkece fotoğrafı çekilemeyecek bir şeyin fotoğrafını çekmeye çalışmak gibi garip bir görevi vardır.
Dolayısıyla gerçekliğin parçası haline gelmiş olan öğretmen için deney lafı bütünüyle anlamsızken, durmaksızın akan bir hayatı bir anlığına da olsa durdurmak için bir tekniğe ihtiyaç duyan, bu anlamıyla da edebi form üzerinde deneyler yapması kaçınılmaz olan yazarın müfettişle hemfikir olmaması imkansızdır.
Yaşam aman vermeyen şiddetli bir akış olduğu içindir ki, onu bir şekilde kontrol alıp göstermekle mükellef olan edebiyat neredeyse bütünüyle formel bir uğraştır. Bir başka deyişle, gerçekliği bütünüyle kendi haline bırakıp bütün dikkati yazıya döndüren edebiyat iyi edebiyatken, gerçekliği dert etmeye devam edip de anlamı büyük bir sorun haline getiren edebiyat gençlerle aşık atan yetmişlik ihtiyarla aynı duruma düşmüş gibi tahayyül edilebilir.

Yine de öğretmenin Hakkâri’deki ikameti sonucunda sadece yaşam akışına kapılıp kendini unuttuğunu, kısaca hiçbir şey öğrenmediğini iddia etmek de biraz ileri gitmek olur. Sınıfındaki öğrencilere yaptığı ayrılık konuşmasında onlara maruz kaldıkları onulmaz acıların kader olmadığını söyler öğretmen. Ama bunun karşılığında bundan çok daha önemli bir dersi de bizzat kendisi almış vaziyettedir. Tahammülü imkânsız acılar ve peşlerini bırakmayan çaresizlikle çevrelenmiş olsalar bile insanların alışkanlıklar geliştirebildiklerine ve bir gündelik hayat kurabildiklerine tanıklık ettiğinde, bu tanıklık ona yeni bir şey öğretmekle kalmamış, onu artık eski haline dönmesi imkânsız yepyeni bir adam haline getirmiş olmalıdır.
Uğurlar Ola
Halit uğurlar onu, atının yuları elinde ve sırtında bir tüfekle eşlik eder öğretmene yol boyunca. Onu hiç bilmediği yollardan geçirip tedirgin olmasına neden olur. Kendisine verdiği sırlar ve onun bu sırlar üstüne yaptığı kurgu da hatırlanacak olursa, diye düşünür öğretmen, bütün bu cinayet hikâyesinin dışarıda yayılıp da başını tekrar belaya sokacağını düşünerek korkuya kapılmış olabilir Halit. O nedenle kendisini bırakmamak, işini oracıkta, sarp dağların arasında bitirip yoluna devam etmek geçmiş olabilir aklından. Bir süreliğine ortadan kaybolmuş olması da böyle bir varsayımı destekler ne de olsa.
Ama hayır. Ortalarda görünmediği tüm o süre zarfında bir arkadaşının yardımıyla öğretmenin teknesini onarmıştır Halit. İşte, tekne oradadır. Öğretmen oraya hangi yoldan geldiğini hatırlamadığını söyleyince de oraya nasıl gelmişse aynı şekilde geri dönmeyi başaracağından emin olabileceği yanıtını alır. Geldiği yerden onu vardığı yere ulaştıran yol nasıl ki onun varış noktasında geçirdiği bütünlüklü ve kalıcı dönüşüme bağlı olarak gerçek, ama öğretmene özgü bir yola dönüşmüştür, onu geldiği yere götürecek olan yol da aynı şekilde onun önünde açılacaktır.
Peki niye serbest bırakır öğretmeni Halit, onunla bir dost gibi vedalaşmayı tercih eder? Nedir o andan sonrası için içinde yaşamaya devam eden ümidi besleyen ve besleyecek olan şey?

Tam da bu soruya verilecek yanıttır ki, Ferit Edgü’nün bu kitabı kaleme almayı boyun borcu olarak görmesi altında yatan temel motivasyonu hissettirir okura.
Bu kitabı anlamak, Halit’in öğretmene duyduğu muhabbetin derinliğini takdir edebilmiş olmaktan başka bir şey olmayabilir.
[i] Hakkârili bir dostumla yaptığım konuşma bana kumalık geleneğinin Batılı gözüne görünmeyen bir tarafı olduğunu öğretti. Bölgede aile içi ilişkiler batıya oranla çok gelişkin olduğu için hiçbir evin gelip gideni bitmiyor Hakkâri’de. Ağırlanacak insan sayısı çoğu zaman tek kişinin altından kalkamayacağı kadar fazla olduğundan, evli kadınların belli bir süre sonra bir yardımcıya ihtiyaç duydukları rivayet ediliyor. Zazi’nin bu kitapta isyan ettiği şey, Hakkârili kadınların büyük çoğunluğunun kocalarına yönelttikleri bir talep söylentiye göre. Benim buradan çıkarttığım şeyse şu: Ortada kınayacağımız bir durum varmış gibi göründüğünde, söz konusu durumu değerlendirirken onu mümkün kılan bütünün iç işleyişine yön veren iç mantığı da göz önünde bulundurmak gerekiyor. Bu, üç beş adamı suçlayıp eleştiri oklarının döndürülmesi gereken asıl merciyi es geçme riskini azaltmak açısından önemli. Adamlar bellerine hâkim olsun demek yerine devlet her yere dağıttığı hizmeti buraya da götürsün, aşiret yapısı devletin verdiği güvence sayesinde çöküşe geçsin ve bu sayede ortaya çıkan çekirdek aileler kendilerine özel bir alan yaratabilmek üzere kapılarını kapatabilsinler. İkinci bir kadınla evlenme talebinin devam etmesi halinde talep sahiplerini kınama işine ancak bu koşullar altında rahatlıkla girişilebilir gibi görünüyor.